Bu Yaz için bir Okuma Listesi

Yazın okumayı umduğum kitapları şöyle bir derleyip listeledim. Kitapların son ikisi hariç gerisi İngilizce ve geneli IT mevzularına yönelik kitaplar, amacım aynı anda hepsini öğrenmekten veya ders çalışır gibi okumaktan çok -ki varyasyona bakılırsa her birini hakkını vererek okumak zor-, merakımı gidermek olacak ve muhtemelen hepsini bitiremeyeceğim, yine de:

  • Understanding the Linux Kernel, 3rd Edition

Bu kitabı ekleyerek aslında biraz hile yaptım, zira ilk chapterlarını zaten okumuştum. Linux ‘ta süreçler, bellek yönetimi, zamanlama, çekirdek senkronizasyonu, çağrılar ve sinyaller, dosya sistemleri derken çekirdeği iyice bir inceleyen, daha önemlisi sadece kodları ve metodları yazıp geçmek yerine Internet deyimiyle ELI5 (Explain like I’m Five – Beş yaşındaymışım gibi anlat) yapan bir kitap, benim gibi çekirdeğin yüzeyini bir miktar kazımak ve bunu masal okur gibi baştan sona okuyarak yapmak istiyorsanız zannederim ki bunu sağlayabilecek yegane  kitaplardan biri bu. Kitabın kendisi bibliyografisi hariç 850 sayfa olduğundan okuduğum her şeyi hatırlamayacağım muhakkak, yine de yakın olduğum bir sistem olduğundan uzaylı hissetmeyeceğim okurken.

  • Game Engine Architecture, 2nd Edition

Muhtemelen bu yaz okuyacağım en eğlenceli kitaplardan biri bu, içeriğine yalnızca şöyle bir göz gezdirdim, sürprizi bozmadım kendime. Anlatım fazlasıyla detaylı görünüyor, ben daha çok yüzeysel olarak “yav oluyor da nasıl oluyor” gibi okuyacağım için muhtemelen atlaya atlaya okuyacağım bu kitabı. Bence eğlenceli olacak.

  • Practical Malware Analysis: The Hands-on Guide to Dissecting Malicious Software

Eheh, bir başka “yav oluyor ama nasıl” kitabı da burada. Gerçi bunun nasıl olduğuna dair bir miktar arkaplanım var, ancak pratiğim yok. Kendime birkaç hedef seçip biraz kurcuklamayı düşünüyorum,  Her aşamada okurun “elinden tutan” bir kitaba benziyor, bakalım.

  • Programming Logic & Design, Comprehensive 8th Edition

Kitabı bir yerde öneri olarak gördüğümü hatırlıyorum, listemde olmasının başka pek bir sebebi yok, indeksten gördüğüm kadarıyla bir kısmı haliyle bilindik şeyler, ancak bir o kadar da heyecan uyandıran başlıklar var, çok yüzeysel kalmazsa okuyacağım, baktım olmuyor bunu Laurens Van Houtven ‘in kendi iddiasına göre “herkesin anlayabileceği kripto kitabı” olan Crypto 101 ile değiştirebilirim, kriptolojiden var olan kütüphaneleri kullanmak -ve bazılarından kaçınmak- dışında hiç anlamadığımdan Houtven doğruyu mu söylemiş, yoksa benim mi kafam basmıyor görebileceğiz okuyabilirsem.

  • The Design of Everyday Things, Revised & Expanded Edition

Yukarıdakiler içinizi açmadıysa bu bir değişiklik olabilir; Donald Norman ‘ın kitabı başlığında ne diyorsa onu anlatıyor, etrafımızdaki günlük eşyaların tasarımı, bize etkisi ve bizde uyandırdıkları, hem tasarımcılar hem de olmayanlar için yazdım diyor Norman. Henüz başlayamadımsa da birkaç sayfasına şöyle bir göz gezdirme fırsatım oldu, kapılardan, pillerden ve ofis yazılımlarından bile örneklerle eğlenceli ve dostça bir dili olduğu kesin.

  • Sonsuzluğun Sonu (Isaac Asimov)

Sci-fi meraklısı olarak Asimov ‘un kitaplarını hiç okumamış olmaktan utanmıyorum desem yalan olur, çılgınca övülmüş ve üstelik son derece kısa bir kitabıyla bu yazarın bir ucundan tutacağım bu sefer.

  • Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (Zürcher)

Bu aslında kendi seçimimden çok biraz bana “itilmiş” bir kitap oldu ancak ne yalan söyleyeyim, ekşisözlük başlığına şöyle bir göz gezdirince ilgimi kesinlikle kazandı, büyük ümitlerle başlayacağım, şimdilik az bir kısmını okudum ve bilimsel bir yorumunu yapamayacak olduğum bir gerçekse de, sıradan bir yorum getireyim: “en azından sıkıcı değil”, hali hazırda elimde olup da bu kadar övülmüş bir kitabı kenara kaldıramazdım değil mi?

Kitaplarım bu kadar, önerilere açığım! :)

Not: Bu kitapların hepsinin *bir yerlerde* PDF ‘leri olduğunu gördüm, herhangi birini okumak isterseniz Google ‘a bir danışabilirsiniz.

Moonlight ile PC Oyunlarını iOS ‘da Uzaktan Oynamak

Borderlands Moonlight

iOS8 üzerinde Borderlands 2

Reddit ‘te bir kullanıcı, açık kaynak bir NVidia GameStream istemcisi olan Moonlight ‘ı derleyip kendi Cydia deposunda paket olarak yayınladı. Sistem bu yakınlarda adını sık duyduğumuz streaming uygulamalarıyla mantık olarak aynı; oyun bilgisayarda çalışıyor, görüntü ve ses -muhtemelen sıkıştırılmış olarak- istemciye (bu durumda iPhone), istemciden alınan girdi de bilgisayara aktarılıyor ve oyunu oynuyorsunuz. Moonlight ‘ın Raspberry Pi sürümü de mevcut.

Moonlight’ı kendim 4 farklı oyun ile denedim, sonuçlar beklentimin çok üzerinde. Grafikler ve görüntü haliyle, gücünü PC’den aldığından iPhone 5 ekranında gördüğüm en iyi görüntü, son derece keskin ve net, Bir masaüstü GPU zaten el kadar çözünürlükte hiç zorlanmıyor bile. Seste nadiren bir kaç ufak atlama olduysa da oynanabilirliği hiç etkilemedi, kısaca işin performans kısmı “olmuş”, kullanım kolay, oyunların bir listesi, kapak fotoğraflarına kadar hazır olarak sunuluyor seçmeniz için. GameStream zaten PC ‘de gayet başarılı ve stabil, oyunu telefondan seçtiğiniz anda uygun çözünürlükte oyun başlatılıyor ve PC ‘de ses kapatılıyor, görüntü aktarımı başlıyor. Oyundan çıktığınızda orijinal çözünürlüğünüze geçiriliyorsunuz.

Tek sıkıntı, tabii ki el kadar ekrana (bu belki büyük ekranlı iPhone ‘larda daha az sorun olacak, henüz denemedim) tam boy bir oyun kontrolcüsü eklenince hem kontroller kötü, hem de görüş alanınız etkileniyor. Bunu aşmak ve gerçekten oyundan keyif almak için iPhone ile uyumlu bir kontrolcü almak gerek, henüz piyasası tam oluşmadıysa da bazı çözümler var. Bunun dışında henüz deneysel kaldığı için arada bir kopmalar, sıkıntılar olabiliyor, proje ilerledikçe bunlar ortadan kalkacaktır tahminimce.

DiRT III

Benim denediğim oyunların hepsi Steam ‘deki oyunlarımdı, Steam ‘de olmayan oyunlarınızı da listeye ayrıca ekleyebiliyorsunuz ancak ben denemedim, listede hali hazırda bazı Origin ve Steam oyunlarım -muhtemelen GameStream ‘e resmi desteği olanlar- vardı. BF4, Titanfall gibi ağır toplar dahil. Kendim DiRT III, Borderlands 2, Monaco ve Steamworld Dig ile denedim.  Monaco ve Steamworld Dig oynanabilir oyunlardı, Dirt III ‘de en son AI bana tur bindiriyordu, Borderlands II ise klavye/mouse ikilisinden sonra çekilecek şey değildi açıkçası, bunda FPS oyunlarını kontrolcülerle oynamayı reddediyor olmamın etkisi de vardır. Tabii bununla ne RPG ‘ler oynanır, orası ayrı, hem de düzgün de bir kontrolcü alınırsa.

Teoride oyunlarınızı illa LAN ‘da değil, Internet üzerinde de oynayabiliyorsunuz, evdeki makineye bağlanıp da oynayayım diyebilmeniz mümkün. Pratikte ülkemizdeki olağanüstü upload hızları ve ping ile bu işe kalkışacaksanız Pong ‘dan ileriye zor gidilir gibi, onun stresini yaşamak istemedim ancak denerseniz mutlaka bana da anlatın.

Özetle, Moonlight şimdiden gayet başarılı ve etkileyici, ve tabii App Store ‘da  henüz yok. İlginizi çektiyse, Moonlight ile PC oyunlarınızı iPhone ‘da oynayabilmeniz için ihtiyacınız olanlar şunlar:

Devamını oku…

MyGameList

mygamelistMyGameList, benim MyAnimeList.net  ‘den esinlenerek oluşturduğum, bir haftasonu artık oynayacağım oyunların listesini tutamadığımı, oynadıklarımın da adını bile unuttuğumu farkedince ortaya çıkan bir çevrimiçi oyun koleksiyonu.

Aslında bu işi yapan myvideogamelist.com gibi site de var, ancak maalesef son derece dar bir veritabanındaki oyunları eklemeye izin veriyor, kişiselleştirebilir değil ve sosyal araçlarına da pek ihtiyacım yoktu, ben de ortaya daha hafif ve sadece istediğim şeyi yapacak (oyunları listeleyecek) bir MyAnimeList klonu koymak istedim. İşte bu sebeple PHP ve MySQL ile sadece birkaç yüz satırdan ibaret bir Twitter Bootstrap çözümü ortaya çıkmış oldu: MyGameList.

Şuanki haliyle bir Steam rozeti gösterebiliyor, oyunlarınızı kategorileyebiliyor ve isim, puan, tür, platform, öncelik ve sahip olduğunuz ortama göre ayırt edebiliyor, üstelik hepsini de en azından benim gözüme temiz gelen bir arayüzde Internet ‘te gösterebiliyor.

Yapamadığı şeyler ise, henüz bir oyun ekleme arayüzü yok (ihtiyaç duymadım, PHPMyAdmin ile halledebilirsiniz) ve ileride eklemeyi düşündüğüm TheGamesDB.net API bağlantısı henüz yok, ancak MyAnimeList ‘in iş görecek bir “oyun katalogu” kopyası olarak iyi iş görüyor.

 Kodu görmek veya kurup kullanmak isterseniz: http://github.com/AranelSurion/mygamelist

Gururlu Korsan

a-p2p_filesharing_the_pirate_bay_black_background_flags_seeds_wallpaper-42553

The Pirate Bay ‘in bir kez daha saldırıya uğradığı, ve -umut ediyorum ki- kendini tekrar toplayacağı bir başka polis-devlet güç gösterisinin ardından, korsan ve korsanlık hakkında bir kaç kelam etmenin önemine daha fazla inandım, aksi taktirde meydanı “ben orijinal aldım sen de al” ve “Ne yapayım Ferrari ‘me LPG mi taktırayım?” gibi “haklı ve çok anlamlı” önermelere bırakmış olacağız gibi görünüyor.

Öncelikle, bir mini test: korsana karşı mıyız? Eğer korsana tamamen karşıysak, şimdi sıralı olarak şu önermeleri de kabulleniyor olmalıyız, zira pratik sonuçları bunlardır:

  • Sanatın maddiyatla çok alakası vardır. Öyle ki, parası olmayan veyahut bütçesi buna elvermeyenler bir kitaptan keyif almamalı, ücretini ödeyemediği müziği dinlememeli -hatta kulak kapatmalı?-, oyunlar ve çizgi romanlar gibi eğlence ürünlerinden parası olanlar gibi keyif alamamalıdır. Daha da ileri götürürsek, “pis fakirler” ücretini ödeyemediği heykeli görmemeli, bir bilgisayarı BIOS ekranından öteye açamamalıdır.

  • Üretkenlik tamamen maddiyat varsa mümkün olmalıdır. Harika bir grafik tasarım yeteneğiniz varsa bile, Photoshop ‘un lisansını ödeyemiyorsanız MS Paint ‘te -veya PS kadar etkili olmayan alternatiflerde- yetenek heba etmelisiniz. Kendi hayatınızdan, deneyimlerinizden yola çıkarak kafanızda tasarladığınız o harika oyun deneyimini, oyun motorunun lisansını ödeyemiyorsanız hayata geçirmemelisiniz. Özetle, paranız yoksa size girişim şansı yok. Git yerleri sil, yemek taşı, sana verilen monoton görevi yerine getir köle!

  • Parasını ödeyemeyenler sosyalleşmemelidir. Hepimiz Game of Thrones ‘u Netflix ‘den izliyoruz, Titanfall ‘ı ilk çıktığında yüz liraya aldık. Sen alamadığın için izleyemedin/oynayamadın/dinleyemedin veya okuyamadın, dolayısıyla şimdi bizimle bu konularda konuşacak kültürel deneyimin yok, kenara çekil ve “senin gibilerle” (= sınıfınla) beraber tavla eşliğinde ekmeğin kaç lira olduğunu tartış. Kültür senin neyine.

Devamını oku…

urandom.aranelsurion.org (Tumblr içerir!)

tumblr

Blogun detaylı, açıklamalı formatından uzak kalan, daha kişisel, çabucak yazıp yayınlayabileceğim yeni bir mecraya başladım; Tumblr. Çok uzun olmayan, sık güncellenen, bol ekran görüntülü/fotoğraflı çabuk yazılar atacağım, Twitter ‘dan uzun, blog yazılarından kısa, biraz daha gevşek ama umuyorum ki ilginç olacak. Tumblr ‘ın avantajı, birkaç saat içerisinde basit, temiz bir sayfayı hazırlayabilmek, ve mobil uygulamasıyla olsun, subdomain desteğiyle olsun, her yerden ulaşabilmek oldu, beklediğimden çok daha düzgün bir sosyal platform çıktı Tumblr.

Lafı uzatmadan, kısa kısa, daha kişisel yazılarım şurada: http://urandom.aranelsurion.org

Uzuun uzun, detaylı detaylı, kitabını yazıyormuşcasına yazılarım ise buradan devam. :)

Haswell Masaüstü Toplamak

mybuild
2008 ‘den beri kullandığım önceki PC’mi birkaç ay önce emekli ettim; geçen sürede bana iyi hizmet ettiyse de birkaç GB ‘dan ibaret RAM ‘i artık modern yazılımlarda gün yüzü göstermiyor, ekran kartı bu yılın oyunlarını artık açamıyor ve sistem genel anlamda yavaşladıkça yavaşlıyordu. Bu seferki sistemimi toplarken, her şeyden olsun istedim. Birkaç VM çalıştırabileceğim, biraz lüks görebileceğim, hızlı açılıp hızlı kapanan, oyuncu yanımı mutlu edecek, her türlü yükün altından kalkabilecek bir sistem. Bütün bunların yanında hem güçlü, hem eski günlerdeki gibi toplaması/dağıtması eğlenceli ve taşınabilir olması da ek özellikler olacaktı. Son olarak da güvenilir, sessiz ve serin olmasını istedim. Sistemi toplamaya esasen Haziran ‘da başladım, Temmuz da bitirdim ancak ekran kartı sorunları gün yüzü göstermeyince, ancak bu ay son halini alabildi.

Mobil olmak/olamamak

Önceki sistemden, içinden 1TB ‘lık WD10EZEX ‘i kapıp, içinde çok eski ve nazar değmesin, şaşırtıcı derecede sağlam bir Seagate 140GB bırakarak ayrıldım. Henüz vakit bulup girişemedim ancak, onu da bazı ek projelerde kullanmayı düşünüyorum, henüz yaratıcı bir fikir bulamadığımdan şimdilik Steam In-Home Streaming amacı görünüyor ufukta. Doğruyu söylemek gerekirse, ideal teknolojilere kendimi çabuk kaptırıyorum. Yaklaşık olarak Ultrabook ‘lar ile iPad arasında bir yerde, bir daha yeni bir masaüstü sisteme ihtiyaç duymayacağıma ikna olmuştum. Sadece bekleyip, masaüstü performansı ile kolaylığı bir araya toplayacak “o” cihazın bir yerden gelmesini bekliyordum. Belki Apple, OS X’li, performanslı bir iPad yapacaktı (buna pek de inanmadım tabii), belki de Surface Pro hayatımıza i7 ‘leri ve tam teçhizatlı Windows 8.1 ‘leri getirecekti, ben de onu silip Linux kuracaktım ya da böyle bir şey. Kabul etmeliyim ki, ne teknoloji, ne firmalar ne de tüketici benim kadar aceleci değilmiş, sonuç olarak “o cihaz” halen çıkmadı, ihtiyaç da artınca, masaüstüne bir anda daha sıcak bakmaya başladım. Taşınabilir cihazların önemli bir dezavantajı, “taşınamaz” senaryolara adapte olamamaları, başarılı denemeler olduysa da henüz halen “iPad ‘imi şu docka koyunca karşıma tam teçhizatlı bir PC arayüzü geliyor, FHD ekranlarımda klavye/mouse ile iş görüyorum” senaryosu gerçeklenmiş değil, bu cihazlar öyle görünüyor ki en azından bir süre daha hoş oyuncaklar olarak tüketim odaklı kalmaya devam edecekler.

Planlama kısmı

İş parçaları ve bütçeyi belirlemeye gelince, geçen yıllarda PC bileşenlerini büyük ölçüde kenardan izlediğimden, paslanmışım. Hedefim bilinçli tüketiciliğin nirvanasına ulaşmak olduğundan, her bir bileşene ayrı ayrı dikkat ettim, özenle seçtim. Bütçeyi ilk başta 3000 Lira olarak belirlediysem de, kademeli olarak 3500 ve en son 4000 Lira ‘ya çıkmış oldum, bu noktada yukarıda saydığım pek çok beklentimi gerçekleştirdiysem de bir kaçının çok da mantıklı olmadığını da bu noktada farkettim, anlatacağım üzere, taşınabilirlik ve sessizlik taleplerimden feragat ettim, benim için en öncelikli nitelikler bunlar olmadığı için ortaya dengeli bir sonuç çıkmasına engel olmadılar.

Devamını oku…

Pushbullet nedir? SSH ve Transmission ile Pushbullet Kullanmak

pushbullet

Pushbullet, tamamen ücretsiz bir push notifikasyon servisi. Google hesabınızla kayıt olup giriş yapabildiğiniz Pushbullet sayesinde, bir metni, dosyayı ya da bağlantıyı, birden çok tanımlı hedefe ulaştırabiliyorsunuz, kendi bildirimlerinizi yapabildiğiniz gibi, bu sayede tarayıcınızdan iPhone ‘unuza bir dosya göndermek de son derece kolay.

Ben Pushbullet ‘i kendi push notifikasyonlarım için aylardır kullanıyorum, bir bildirim oluşturduğunuzda bu bildirimi, Pushbullet sizin için bir iPhone ‘a, Android ‘e, Windows ‘a, Firefox tarayıcıya veya ağdaki başka bir arkadaşa ulaştırabiliyor. Tabii asıl kullanışlılık sizin Pushbullet.com ‘a girip oradan diğer cihazlarınıza bir şey  göndermenizle oluşmuyor, asıl kullanışlı olduğu yer, API sayesinde otomatik bildirimler oluşturabilmeniz.

Kendi kullanım alanlarımdan örnekle, aşağıdaki durumlarda bir bildirim iPhone ‘uma gönderiliyor:

  • SSH üzerinden bir bağlantı kabul edildiğinde
  • Sunucu üzerindeki bir servis başarısız olduğunda
  • Transmission üzerinden bir Torrent ‘in indirilmesi tamamlandığında
  • Belli aralıklarla IP kontrol edilip, sunucunun IP’si değiştiğinde

Bunlar sadece birkaç örnek, bunlar gibi pek çok bildirim oluşturabiliyorsunuz. Mesela SMARTD, bir diskinizde sorun tespit ettiğinde bildirim alabilirsiniz, ya da herhangi bir yazılımınıza entegre ederek olaylardan haberdar olabilirsiniz, bir RSS feed ‘i takip edebilirsiniz, kargo takibinize entegre edebilirsiniz, gibi.

Bunun için ben, aşağıdaki örnekteki gibi, bir curl komutu kullanıyorum, tek komutta bildirim gönderilmiş oluyor:
Devamını oku…

“Her” (Aşk)

Yapay zeka ve gelecek filmlerini “yapay” kılan yegane unsur, gelecek olgusuna olan takıntıları olsa gerek. Her, farklı bir film, yapay zekanın dibine vurup Skynet ‘e ulaşmadığınız, uçan arabalardan ve ışın kılıçlarından kafanızı kaldırıp, sıcak bir yaz akşamı balkonda yıldızları izlediğiniz bir film. Ama yanınızda AI kız arkadaşınızla. Her ‘de film aslında iki koldan ilerliyor gibi, bir yanda Theodore ‘un boşanmak üzere olduğu karısı ile eski güzel günlerin nostaljisini yapıyoruz, ki buralarda bilimkurgudan akıllıca kaçınılmış, diğer yanda ise istemeye istemeye yıkılıp kül olmuş bu ilişkiden, “işletim sistemi” olarak çağırılan yapay ilişkilere bir kaçış var, filmin bilimkurgu kısmı burada başlıyor.

Her şey Theodore ‘un “işletim sistemi” ile tanışması ile başlıyor. Her ‘in geleceğinde teknoloji çok erişilmez bir şey değil. Samantha, yani “işletim sistemi” bir anlamda Theodore ‘a muhtaç, varlığının başlangıcını ona borçlu. Diğer yandan, Theodore da öyle. Filmin etkileyici bir şekilde, hissi iyi vererek anlattığı bir aşk hikayesinin kalıntılarından kurtulamamış bir karakter Theodore, bu kötü deneyim onu kısıtlıyor, diğer yandan mesleği onu daha da romantik bir karakter yapıyor, Theodore başkalarının aşk mektuplarını yazan bir sanatçı aslında. Bütün bunların altında Samantha ile Theodore ‘un tanışmasını, Samantha ‘yı Theodore ‘un çevresinde bir “engelli” yapan detayları, ve nihayetinde Theodore ‘un ve biz insanların “engellerini” net bir şekilde görüyoruz, Theodore kısa sürede Samantha ‘ya bağlanıyor ve bir süre sonra fark ediyoruz ki caddelerde herkes telefonunda “biriyle” konuşuyor. Filmin bu noktada çizdiği resim günümüzden hiç de uzak sayılmaz, zira bugün de genellikle bize ilk “Günaydın” diyen bir bilgisayar ekranı, yatmadan önce son baktığımız ise bir akıllı telefon. Ancak Samantha, bunların aksine, bir “alet” değil, kişilik geliştirebilen, kişilik simule edebilen bir varlık. Biz onu istesek de, o hep bizi istemeyebiliyor.

Her, konusu ve işleyişi ile çok çekici bir film, ancak bunun dışında, kişisel olarak beğendiğim iki önemli artısını söylemeden duramayacağım şimdi. Birincisi, filmin temposu. Her, çok şükür ki bir deneysel yapım hissi vermiyor, benim gibi bağımsız pek çok filmde, yavaş tempodan ve homojenlikten uzak mesajların arasında kaybolmaktan uykuya dalıp gidiyorsanız, Her bu açıdan kıvamı tam tutturmuş. Olaylar sürekli gelişiyor, neredeyse hiç aklınızı boş bırakan, “hmm örümcek şimdi neyi simgeliyordu” anı yaşatmıyor, kendine göre bir işleyişi, bir mesajı, örgüsü var, seyirci olarak sıkılmadan takip ediyorsunuz. Ne zaman deneysel bir filme bulaşsam sonunda “yapmayın abi böyle şeyler” diyerek kalkıyordum televizyonun başından, bu o filmlerden değil. Diğer yandan, Her tabii ki bir aksiyon filmi de değil, ve en önemlisi, geleceğin teknolojisine “trailer” olmuş bir yapım değil, bu onu özel yapıyor.

İkinci önemli nokta ise benim için kişisel olarak önemliydi, bilimkurgudan, teknolojiden keyif alan biri olarak geleceği resmeden filmlerde arkaplandaki her oyuncaktan etkilenirim. Her ‘de teknoloji kesinlikle çok güzel yedirilmiş, abartılı teknolojiler yok, ancak film boyunca gördüğünüz her arayüz arkadaş canlısı, her cihazın renkleri sıcak, Thedore ‘un oyun oynadığı sahnelerdeki (2 farklı oyun görüyoruz) oyunlar birbirinden güzel ve tam her oyuncunun istediği şey aslında. Oyun karakterleri tamamen context-aware, çevreleri, Theodore ve Samantha ile etkileşim halindeler, fikir olarak da son derece cezp edici olduklarını söylemeliyim. Hepimiz bir Death Star istiyoruz tabii ki ama, Her şimdiye kadar gördüğüm en “sıcak” arayüzlere, teknolojilere ev sahipliği yapan filmlerden, Her in ince düşünülmüş gelecek anlatımını benim gibi oyuncak meraklıları çok takdir edecek.

Harika bir filmin konusunu daha çok açık etmek istemiyorum, Her ‘in yapay olan ve yapayla ilişkimiz üzerine söyleyecek bir kaç şeyi var, gösterebileceği renkli bir dünyası ve hüzünlü bir hikayesi de. IMDB ‘ye göre 2013 yapımı, ancak ben henüz izlediğimden, söyleyebilirim ki bu yıl izlediğim açık ara en iyi film.

Bonus: Siri ‘ye “Are you Her?” diye sorarsanız şöyle cevaplar veriyor:

  • “Hayır, onun zeki bir yardımcı olarak resmedilişi yapaydan daha ileri.”
  • “Hayır, o kurgusal bir yapı, ben ise sanal bir varlığım. Yine de arkadaş olabiliriz.”
  • “Sen misin, Joaquin?” (Theodore ‘u oynayan oyuncunun ilk adı)
  • “Korkarım hayır, Aranel. Fakat o seni asla benden daha iyi tanıyamaz.” (buna güldüm)
  • “Hayır. Fakat böyle düşünmen hoşuma gitti, Aranel.”

Oyuncu Fareleri: Logitech G9 ‘dan Logitech G500S ‘e

Emektar G9 ‘umun kablosunun arada bir temassızlık etmeye başlaması, yeni bir masaüstü sistem kurmaya karar vermemle aynı zamana denk gelince, Logitech G500S ‘e geçmiş bulundum. Gxxx serileri, Logitech ‘in önceki Gx serilerinin devamı aslında, bu sebeple ikisi arasında hem pek çok benzerlik, hem de bazı farklılıklar arasında bağlantı kurmak mümkün. Öncelikle G500S neler yapabiliyor, biraz bahsetmek gerekirse:

Fare, maksimum 8200 DPI ‘a kadar çıkabiliyor, saniyede 1000 raporlama yapabiliyor, üzerinde mavi LED ‘leri, geniş bir kasası, 27gram ‘a kadar çıkabilen ekstra ağırlık yuvası, 10 düğmesi ( 7 ‘si ekstra: 3 düğme yanda, 2si sol tuşun üzerinde, 2’si tekerleği sağa sola kaydırarak), 1 scroll geçiş butonu mevcut, ayarları ise Logitech ‘in son derece başarılı Logitech Gaming Software yazılımıyla yapılabiliyor.

Özellikler konusunda biraz konuşursam;

  • 8200 DPI tabii ki işin abartısı. Çok sayıda 4K ekranda oynamıyorsanız asla bu değerde kullanmayacaksınız. 2x 23″ FHD ekranda asla G9 ‘un sunduğu 3200 ‘ü bile tamamen kullanmadım.
  • Saniyede 1000 raporlama özelliği hoş, ancak zaten tüm oyuncu farelerinde mevcut olduğu için G500S ‘in ekstrası değil.
  • 27g ‘a kadar çıkabilen ekstra ağırlıklar hoş, fareyi ilk elime aldığımda hissettiğim hafifliği hemen çözebildim. G9 ‘da var olan bir özellikti, burada geliştirilmiş.
  • G serilerine aşina olanlar fare tekerleğinin 2 modunun olduğunu biliyor olmalılar. Bunlardan biri tek tek geçmeye olanak sağlayan “tırtıklı” mod, diğeri ise sonsuz kaydırabildiğimiz mod. Her ikisi de kullanım alanına göre son derece faydalı, zira bir oyunda tek tek geçiş önemli iken, onlarca sayfalık bir dökümanı sonsuz kaydırmada kaydırabilmek harika.

Farenin estetiği gerçekten hoş, açıkçası G9 ‘un estetiğine dair yapılan eleştirilere de hiç hak vermediğimden, bu konuda doğru kişi olmayabilirim ancak, bence bu fare kaliteli görünüyor. Ele çok iyi oturup, yorulmadan keyifle kullanabiliyorsunuz. Lazeri başarılı, ancak bu noktada nokta vuruşu yorumlar yapmak için insanın piyasadaki 100 farklı fareyi kıyaslaması lazım tabii ki, ancak diyebilirim ki, yanlış giden bir şey hissetmiyorsunuz.

G500S ile ilgili dikkat  edilmesi çok önemli üç husus var, bunların üçü de ayrı ayrı, aşil topuğu olabilecek noktalar:

Devamını oku…

DNS ve VPN: Twitter Mwitter ‘a Nasıl Girmeliyiz?

Twitter’ın Mwitter ‘ın kökünü kazımaya karar veren bir sonraki üçüncü dünya ülkesi kökenli lider, bahtsızlığımıza yanalım, bizimki oldu. Kimimiz zaten gerekli teknik bilgiyle çoktan beridir kendini Türk internetinden soyutlamıştır, ancak daha büyük bir çoğunluk ise özgürlüğüne inen her bir darbeyle DNS nedir, VPN ne yapar, bunları öğreniyor. Bu hızda ilerlersek, önümüzdeki 20 senede ucuz yazılımcı iş gücü olarak Hindistan ‘a alternatif oluşturabiliriz.

Kaçıranlar ve tekrar izlemek isteyenler için; basitçe ve bol bol klişe anolojiyle;

DNS Nedir?

DNS, ya da Domain Name Server, modern telefon rehberidir. Mehmet ‘i arayacaksak, ve telefonunu bilmiyorsak DNS ‘e (rehbere) başvururuz, sonra da numarayı girer, Mehmet ‘le konuşabiliriz. Internet ‘de bu sistem benzerdir, bağlanılacak her sunucunun bir IP adresi (telefon numarası gibi) ve bir de alan adı (Mehmet!) bulunur, kimin adı kimin numarasına düşüyor, bunu da bize DNS söyler. Buradaki birkaç sıkıntıdan biri şu; DNS ‘ler genellikle merkezi sunuculardır, bilgisayarınızın varsayılan olarak servis sağlayıcınıza güvenip (Burada Türk Telekom oluyor. Bademe güvenimiz tam.) onun rehberini kullanır. Sonra kötü adamlar gelir, rehberden Mehmet ‘i silerler, ya da 155 ‘e falan yönlendirirler. Sonuç: artık Mehmet ‘i arayamıyoruz.

Ancak bu durumda Mehmet ‘in telefon numarasını bir kenara yazmamış olsak bile, gidip başka bir firmanın rehberinden numarasını alabiliriz. Bu nedenle de DNS ile siteleri engellemek, tel maşa bir yöntemdir, elde patlar.

Örneğin; bilgisayarımızın / cep telefonumuzun / akıllı buzdolabımızın vs. Ayarlar ekranına girip, DNS sekmesindeki sayıları 8.8.4.4 olarak değiştirirsek Google DNS ‘e geçmiş oluruz. O da bizi Mehmet ‘e de ulaştırır, Twitter ‘ a da girer. Beğenmezsek başka bir çok alternatif DNS çözümü vardır, bir kez yapılınca pek bakım gerektirmez, basit bir yöntemdir.

Bu güne kadar sansürü aşmak için kullanılan yöntem buydu. Ancak ağır anlayan kafalar bile bir süre sonra DNS yasaklamanın iş olmadığını çözüyor. Yazımı yazdığım bugün itibariyle Twitter ‘a bu şekilde girmek mümkün değil. Yine aynı telefon hattı anolojisiyle gidersek; operatör artık Mehmet ‘in numarasını aramak istediğimizde bizi bağlamıyor. Bu durumda, DNS artık makul bir çözüm olmaktan da çıkıyor.

Devamını oku…