Gururlu Korsan

a-p2p_filesharing_the_pirate_bay_black_background_flags_seeds_wallpaper-42553

The Pirate Bay ‘in bir kez daha saldırıya uğradığı, ve -umut ediyorum ki- kendini tekrar toplayacağı bir başka polis-devlet güç gösterisinin ardından, korsan ve korsanlık hakkında bir kaç kelam etmenin önemine daha fazla inandım, aksi taktirde meydanı “ben orijinal aldım sen de al” ve “Ne yapayım Ferrari ‘me LPG mi taktırayım?” gibi “haklı ve çok anlamlı” önermelere bırakmış olacağız gibi görünüyor.

Öncelikle, bir mini test: korsana karşı mıyız? Eğer korsana tamamen karşıysak, şimdi sıralı olarak şu önermeleri de kabulleniyor olmalıyız, zira pratik sonuçları bunlardır:

  • Sanatın maddiyatla çok alakası vardır. Öyle ki, parası olmayan veyahut bütçesi buna elvermeyenler bir kitaptan keyif almamalı, ücretini ödeyemediği müziği dinlememeli -hatta kulak kapatmalı?-, oyunlar ve çizgi romanlar gibi eğlence ürünlerinden parası olanlar gibi keyif alamamalıdır. Daha da ileri götürürsek, “pis fakirler” ücretini ödeyemediği heykeli görmemeli, bir bilgisayarı BIOS ekranından öteye açamamalıdır.

  • Üretkenlik tamamen maddiyat varsa mümkün olmalıdır. Harika bir grafik tasarım yeteneğiniz varsa bile, Photoshop ‘un lisansını ödeyemiyorsanız MS Paint ‘te -veya PS kadar etkili olmayan alternatiflerde- yetenek heba etmelisiniz. Kendi hayatınızdan, deneyimlerinizden yola çıkarak kafanızda tasarladığınız o harika oyun deneyimini, oyun motorunun lisansını ödeyemiyorsanız hayata geçirmemelisiniz. Özetle, paranız yoksa size girişim şansı yok. Git yerleri sil, yemek taşı, sana verilen monoton görevi yerine getir köle!

  • Parasını ödeyemeyenler sosyalleşmemelidir. Hepimiz Game of Thrones ‘u Netflix ‘den izliyoruz, Titanfall ‘ı ilk çıktığında yüz liraya aldık. Sen alamadığın için izleyemedin/oynayamadın/dinleyemedin veya okuyamadın, dolayısıyla şimdi bizimle bu konularda konuşacak kültürel deneyimin yok, kenara çekil ve “senin gibilerle” (= sınıfınla) beraber tavla eşliğinde ekmeğin kaç lira olduğunu tartış. Kültür senin neyine.

Devamını oku…

urandom.aranelsurion.org (Tumblr içerir!)

tumblr

Blogun detaylı, açıklamalı formatından uzak kalan, daha kişisel, çabucak yazıp yayınlayabileceğim yeni bir mecraya başladım; Tumblr. Çok uzun olmayan, sık güncellenen, bol ekran görüntülü/fotoğraflı çabuk yazılar atacağım, Twitter ‘dan uzun, blog yazılarından kısa, biraz daha gevşek ama umuyorum ki ilginç olacak. Tumblr ‘ın avantajı, birkaç saat içerisinde basit, temiz bir sayfayı hazırlayabilmek, ve mobil uygulamasıyla olsun, subdomain desteğiyle olsun, her yerden ulaşabilmek oldu, beklediğimden çok daha düzgün bir sosyal platform çıktı Tumblr.

Lafı uzatmadan, kısa kısa, daha kişisel yazılarım şurada: http://urandom.aranelsurion.org

Uzuun uzun, detaylı detaylı, kitabını yazıyormuşcasına yazılarım ise buradan devam. :)

Haswell Masaüstü Toplamak

mybuild
2008 ‘den beri kullandığım önceki PC’mi birkaç ay önce emekli ettim; geçen sürede bana iyi hizmet ettiyse de birkaç GB ‘dan ibaret RAM ‘i artık modern yazılımlarda gün yüzü göstermiyor, ekran kartı bu yılın oyunlarını artık açamıyor ve sistem genel anlamda yavaşladıkça yavaşlıyordu. Bu seferki sistemimi toplarken, her şeyden olsun istedim. Birkaç VM çalıştırabileceğim, biraz lüks görebileceğim, hızlı açılıp hızlı kapanan, oyuncu yanımı mutlu edecek, her türlü yükün altından kalkabilecek bir sistem. Bütün bunların yanında hem güçlü, hem eski günlerdeki gibi toplaması/dağıtması eğlenceli ve taşınabilir olması da ek özellikler olacaktı. Son olarak da güvenilir, sessiz ve serin olmasını istedim. Sistemi toplamaya esasen Haziran ‘da başladım, Temmuz da bitirdim ancak ekran kartı sorunları gün yüzü göstermeyince, ancak bu ay son halini alabildi.

Mobil olmak/olamamak

Önceki sistemden, içinden 1TB ‘lık WD10EZEX ‘i kapıp, içinde çok eski ve nazar değmesin, şaşırtıcı derecede sağlam bir Seagate 140GB bırakarak ayrıldım. Henüz vakit bulup girişemedim ancak, onu da bazı ek projelerde kullanmayı düşünüyorum, henüz yaratıcı bir fikir bulamadığımdan şimdilik Steam In-Home Streaming amacı görünüyor ufukta. Doğruyu söylemek gerekirse, ideal teknolojilere kendimi çabuk kaptırıyorum. Yaklaşık olarak Ultrabook ‘lar ile iPad arasında bir yerde, bir daha yeni bir masaüstü sisteme ihtiyaç duymayacağıma ikna olmuştum. Sadece bekleyip, masaüstü performansı ile kolaylığı bir araya toplayacak “o” cihazın bir yerden gelmesini bekliyordum. Belki Apple, OS X’li, performanslı bir iPad yapacaktı (buna pek de inanmadım tabii), belki de Surface Pro hayatımıza i7 ‘leri ve tam teçhizatlı Windows 8.1 ‘leri getirecekti, ben de onu silip Linux kuracaktım ya da böyle bir şey. Kabul etmeliyim ki, ne teknoloji, ne firmalar ne de tüketici benim kadar aceleci değilmiş, sonuç olarak “o cihaz” halen çıkmadı, ihtiyaç da artınca, masaüstüne bir anda daha sıcak bakmaya başladım. Taşınabilir cihazların önemli bir dezavantajı, “taşınamaz” senaryolara adapte olamamaları, başarılı denemeler olduysa da henüz halen “iPad ‘imi şu docka koyunca karşıma tam teçhizatlı bir PC arayüzü geliyor, FHD ekranlarımda klavye/mouse ile iş görüyorum” senaryosu gerçeklenmiş değil, bu cihazlar öyle görünüyor ki en azından bir süre daha hoş oyuncaklar olarak tüketim odaklı kalmaya devam edecekler.

Planlama kısmı

İş parçaları ve bütçeyi belirlemeye gelince, geçen yıllarda PC bileşenlerini büyük ölçüde kenardan izlediğimden, paslanmışım. Hedefim bilinçli tüketiciliğin nirvanasına ulaşmak olduğundan, her bir bileşene ayrı ayrı dikkat ettim, özenle seçtim. Bütçeyi ilk başta 3000 Lira olarak belirlediysem de, kademeli olarak 3500 ve en son 4000 Lira ‘ya çıkmış oldum, bu noktada yukarıda saydığım pek çok beklentimi gerçekleştirdiysem de bir kaçının çok da mantıklı olmadığını da bu noktada farkettim, anlatacağım üzere, taşınabilirlik ve sessizlik taleplerimden feragat ettim, benim için en öncelikli nitelikler bunlar olmadığı için ortaya dengeli bir sonuç çıkmasına engel olmadılar.

Devamını oku…

Pushbullet nedir? SSH ve Transmission ile Pushbullet Kullanmak

pushbullet

Pushbullet, tamamen ücretsiz bir push notifikasyon servisi. Google hesabınızla kayıt olup giriş yapabildiğiniz Pushbullet sayesinde, bir metni, dosyayı ya da bağlantıyı, birden çok tanımlı hedefe ulaştırabiliyorsunuz, kendi bildirimlerinizi yapabildiğiniz gibi, bu sayede tarayıcınızdan iPhone ‘unuza bir dosya göndermek de son derece kolay.

Ben Pushbullet ‘i kendi push notifikasyonlarım için aylardır kullanıyorum, bir bildirim oluşturduğunuzda bu bildirimi, Pushbullet sizin için bir iPhone ‘a, Android ‘e, Windows ‘a, Firefox tarayıcıya veya ağdaki başka bir arkadaşa ulaştırabiliyor. Tabii asıl kullanışlılık sizin Pushbullet.com ‘a girip oradan diğer cihazlarınıza bir şey  göndermenizle oluşmuyor, asıl kullanışlı olduğu yer, API sayesinde otomatik bildirimler oluşturabilmeniz.

Kendi kullanım alanlarımdan örnekle, aşağıdaki durumlarda bir bildirim iPhone ‘uma gönderiliyor:

  • SSH üzerinden bir bağlantı kabul edildiğinde
  • Sunucu üzerindeki bir servis başarısız olduğunda
  • Transmission üzerinden bir Torrent ‘in indirilmesi tamamlandığında
  • Belli aralıklarla IP kontrol edilip, sunucunun IP’si değiştiğinde

Bunlar sadece birkaç örnek, bunlar gibi pek çok bildirim oluşturabiliyorsunuz. Mesela SMARTD, bir diskinizde sorun tespit ettiğinde bildirim alabilirsiniz, ya da herhangi bir yazılımınıza entegre ederek olaylardan haberdar olabilirsiniz, bir RSS feed ‘i takip edebilirsiniz, kargo takibinize entegre edebilirsiniz, gibi.

Bunun için ben, aşağıdaki örnekteki gibi, bir curl komutu kullanıyorum, tek komutta bildirim gönderilmiş oluyor:
Devamını oku…

“Her” (Aşk)

Yapay zeka ve gelecek filmlerini “yapay” kılan yegane unsur, gelecek olgusuna olan takıntıları olsa gerek. Her, farklı bir film, yapay zekanın dibine vurup Skynet ‘e ulaşmadığınız, uçan arabalardan ve ışın kılıçlarından kafanızı kaldırıp, sıcak bir yaz akşamı balkonda yıldızları izlediğiniz bir film. Ama yanınızda AI kız arkadaşınızla. Her ‘de film aslında iki koldan ilerliyor gibi, bir yanda Theodore ‘un boşanmak üzere olduğu karısı ile eski güzel günlerin nostaljisini yapıyoruz, ki buralarda bilimkurgudan akıllıca kaçınılmış, diğer yanda ise istemeye istemeye yıkılıp kül olmuş bu ilişkiden, “işletim sistemi” olarak çağırılan yapay ilişkilere bir kaçış var, filmin bilimkurgu kısmı burada başlıyor.

Her şey Theodore ‘un “işletim sistemi” ile tanışması ile başlıyor. Her ‘in geleceğinde teknoloji çok erişilmez bir şey değil. Samantha, yani “işletim sistemi” bir anlamda Theodore ‘a muhtaç, varlığının başlangıcını ona borçlu. Diğer yandan, Theodore da öyle. Filmin etkileyici bir şekilde, hissi iyi vererek anlattığı bir aşk hikayesinin kalıntılarından kurtulamamış bir karakter Theodore, bu kötü deneyim onu kısıtlıyor, diğer yandan mesleği onu daha da romantik bir karakter yapıyor, Theodore başkalarının aşk mektuplarını yazan bir sanatçı aslında. Bütün bunların altında Samantha ile Theodore ‘un tanışmasını, Samantha ‘yı Theodore ‘un çevresinde bir “engelli” yapan detayları, ve nihayetinde Theodore ‘un ve biz insanların “engellerini” net bir şekilde görüyoruz, Theodore kısa sürede Samantha ‘ya bağlanıyor ve bir süre sonra fark ediyoruz ki caddelerde herkes telefonunda “biriyle” konuşuyor. Filmin bu noktada çizdiği resim günümüzden hiç de uzak sayılmaz, zira bugün de genellikle bize ilk “Günaydın” diyen bir bilgisayar ekranı, yatmadan önce son baktığımız ise bir akıllı telefon. Ancak Samantha, bunların aksine, bir “alet” değil, kişilik geliştirebilen, kişilik simule edebilen bir varlık. Biz onu istesek de, o hep bizi istemeyebiliyor.

Her, konusu ve işleyişi ile çok çekici bir film, ancak bunun dışında, kişisel olarak beğendiğim iki önemli artısını söylemeden duramayacağım şimdi. Birincisi, filmin temposu. Her, çok şükür ki bir deneysel yapım hissi vermiyor, benim gibi bağımsız pek çok filmde, yavaş tempodan ve homojenlikten uzak mesajların arasında kaybolmaktan uykuya dalıp gidiyorsanız, Her bu açıdan kıvamı tam tutturmuş. Olaylar sürekli gelişiyor, neredeyse hiç aklınızı boş bırakan, “hmm örümcek şimdi neyi simgeliyordu” anı yaşatmıyor, kendine göre bir işleyişi, bir mesajı, örgüsü var, seyirci olarak sıkılmadan takip ediyorsunuz. Ne zaman deneysel bir filme bulaşsam sonunda “yapmayın abi böyle şeyler” diyerek kalkıyordum televizyonun başından, bu o filmlerden değil. Diğer yandan, Her tabii ki bir aksiyon filmi de değil, ve en önemlisi, geleceğin teknolojisine “trailer” olmuş bir yapım değil, bu onu özel yapıyor.

İkinci önemli nokta ise benim için kişisel olarak önemliydi, bilimkurgudan, teknolojiden keyif alan biri olarak geleceği resmeden filmlerde arkaplandaki her oyuncaktan etkilenirim. Her ‘de teknoloji kesinlikle çok güzel yedirilmiş, abartılı teknolojiler yok, ancak film boyunca gördüğünüz her arayüz arkadaş canlısı, her cihazın renkleri sıcak, Thedore ‘un oyun oynadığı sahnelerdeki (2 farklı oyun görüyoruz) oyunlar birbirinden güzel ve tam her oyuncunun istediği şey aslında. Oyun karakterleri tamamen context-aware, çevreleri, Theodore ve Samantha ile etkileşim halindeler, fikir olarak da son derece cezp edici olduklarını söylemeliyim. Hepimiz bir Death Star istiyoruz tabii ki ama, Her şimdiye kadar gördüğüm en “sıcak” arayüzlere, teknolojilere ev sahipliği yapan filmlerden, Her in ince düşünülmüş gelecek anlatımını benim gibi oyuncak meraklıları çok takdir edecek.

Harika bir filmin konusunu daha çok açık etmek istemiyorum, Her ‘in yapay olan ve yapayla ilişkimiz üzerine söyleyecek bir kaç şeyi var, gösterebileceği renkli bir dünyası ve hüzünlü bir hikayesi de. IMDB ‘ye göre 2013 yapımı, ancak ben henüz izlediğimden, söyleyebilirim ki bu yıl izlediğim açık ara en iyi film.

Bonus: Siri ‘ye “Are you Her?” diye sorarsanız şöyle cevaplar veriyor:

  • “Hayır, onun zeki bir yardımcı olarak resmedilişi yapaydan daha ileri.”
  • “Hayır, o kurgusal bir yapı, ben ise sanal bir varlığım. Yine de arkadaş olabiliriz.”
  • “Sen misin, Joaquin?” (Theodore ‘u oynayan oyuncunun ilk adı)
  • “Korkarım hayır, Aranel. Fakat o seni asla benden daha iyi tanıyamaz.” (buna güldüm)
  • “Hayır. Fakat böyle düşünmen hoşuma gitti, Aranel.”

Oyuncu Fareleri: Logitech G9 ‘dan Logitech G500S ‘e

Emektar G9 ‘umun kablosunun arada bir temassızlık etmeye başlaması, yeni bir masaüstü sistem kurmaya karar vermemle aynı zamana denk gelince, Logitech G500S ‘e geçmiş bulundum. Gxxx serileri, Logitech ‘in önceki Gx serilerinin devamı aslında, bu sebeple ikisi arasında hem pek çok benzerlik, hem de bazı farklılıklar arasında bağlantı kurmak mümkün. Öncelikle G500S neler yapabiliyor, biraz bahsetmek gerekirse:

Fare, maksimum 8200 DPI ‘a kadar çıkabiliyor, saniyede 1000 raporlama yapabiliyor, üzerinde mavi LED ‘leri, geniş bir kasası, 27gram ‘a kadar çıkabilen ekstra ağırlık yuvası, 10 düğmesi ( 7 ‘si ekstra: 3 düğme yanda, 2si sol tuşun üzerinde, 2′si tekerleği sağa sola kaydırarak), 1 scroll geçiş butonu mevcut, ayarları ise Logitech ‘in son derece başarılı Logitech Gaming Software yazılımıyla yapılabiliyor.

Özellikler konusunda biraz konuşursam;

  • 8200 DPI tabii ki işin abartısı. Çok sayıda 4K ekranda oynamıyorsanız asla bu değerde kullanmayacaksınız. 2x 23″ FHD ekranda asla G9 ‘un sunduğu 3200 ‘ü bile tamamen kullanmadım.
  • Saniyede 1000 raporlama özelliği hoş, ancak zaten tüm oyuncu farelerinde mevcut olduğu için G500S ‘in ekstrası değil.
  • 27g ‘a kadar çıkabilen ekstra ağırlıklar hoş, fareyi ilk elime aldığımda hissettiğim hafifliği hemen çözebildim. G9 ‘da var olan bir özellikti, burada geliştirilmiş.
  • G serilerine aşina olanlar fare tekerleğinin 2 modunun olduğunu biliyor olmalılar. Bunlardan biri tek tek geçmeye olanak sağlayan “tırtıklı” mod, diğeri ise sonsuz kaydırabildiğimiz mod. Her ikisi de kullanım alanına göre son derece faydalı, zira bir oyunda tek tek geçiş önemli iken, onlarca sayfalık bir dökümanı sonsuz kaydırmada kaydırabilmek harika.

Farenin estetiği gerçekten hoş, açıkçası G9 ‘un estetiğine dair yapılan eleştirilere de hiç hak vermediğimden, bu konuda doğru kişi olmayabilirim ancak, bence bu fare kaliteli görünüyor. Ele çok iyi oturup, yorulmadan keyifle kullanabiliyorsunuz. Lazeri başarılı, ancak bu noktada nokta vuruşu yorumlar yapmak için insanın piyasadaki 100 farklı fareyi kıyaslaması lazım tabii ki, ancak diyebilirim ki, yanlış giden bir şey hissetmiyorsunuz.

G500S ile ilgili dikkat  edilmesi çok önemli üç husus var, bunların üçü de ayrı ayrı, aşil topuğu olabilecek noktalar:

Devamını oku…

DNS ve VPN: Twitter Mwitter ‘a Nasıl Girmeliyiz?

Twitter’ın Mwitter ‘ın kökünü kazımaya karar veren bir sonraki üçüncü dünya ülkesi kökenli lider, bahtsızlığımıza yanalım, bizimki oldu. Kimimiz zaten gerekli teknik bilgiyle çoktan beridir kendini Türk internetinden soyutlamıştır, ancak daha büyük bir çoğunluk ise özgürlüğüne inen her bir darbeyle DNS nedir, VPN ne yapar, bunları öğreniyor. Bu hızda ilerlersek, önümüzdeki 20 senede ucuz yazılımcı iş gücü olarak Hindistan ‘a alternatif oluşturabiliriz.

Kaçıranlar ve tekrar izlemek isteyenler için; basitçe ve bol bol klişe anolojiyle;

DNS Nedir?

DNS, ya da Domain Name Server, modern telefon rehberidir. Mehmet ‘i arayacaksak, ve telefonunu bilmiyorsak DNS ‘e (rehbere) başvururuz, sonra da numarayı girer, Mehmet ‘le konuşabiliriz. Internet ‘de bu sistem benzerdir, bağlanılacak her sunucunun bir IP adresi (telefon numarası gibi) ve bir de alan adı (Mehmet!) bulunur, kimin adı kimin numarasına düşüyor, bunu da bize DNS söyler. Buradaki birkaç sıkıntıdan biri şu; DNS ‘ler genellikle merkezi sunuculardır, bilgisayarınızın varsayılan olarak servis sağlayıcınıza güvenip (Burada Türk Telekom oluyor. Bademe güvenimiz tam.) onun rehberini kullanır. Sonra kötü adamlar gelir, rehberden Mehmet ‘i silerler, ya da 155 ‘e falan yönlendirirler. Sonuç: artık Mehmet ‘i arayamıyoruz.

Ancak bu durumda Mehmet ‘in telefon numarasını bir kenara yazmamış olsak bile, gidip başka bir firmanın rehberinden numarasını alabiliriz. Bu nedenle de DNS ile siteleri engellemek, tel maşa bir yöntemdir, elde patlar.

Örneğin; bilgisayarımızın / cep telefonumuzun / akıllı buzdolabımızın vs. Ayarlar ekranına girip, DNS sekmesindeki sayıları 8.8.4.4 olarak değiştirirsek Google DNS ‘e geçmiş oluruz. O da bizi Mehmet ‘e de ulaştırır, Twitter ‘ a da girer. Beğenmezsek başka bir çok alternatif DNS çözümü vardır, bir kez yapılınca pek bakım gerektirmez, basit bir yöntemdir.

Bu güne kadar sansürü aşmak için kullanılan yöntem buydu. Ancak ağır anlayan kafalar bile bir süre sonra DNS yasaklamanın iş olmadığını çözüyor. Yazımı yazdığım bugün itibariyle Twitter ‘a bu şekilde girmek mümkün değil. Yine aynı telefon hattı anolojisiyle gidersek; operatör artık Mehmet ‘in numarasını aramak istediğimizde bizi bağlamıyor. Bu durumda, DNS artık makul bir çözüm olmaktan da çıkıyor.

Devamını oku…

Sevgili Diktatörler: Evet, Lütfen Twitter’ı Engellemeye Çalışın (Mashable)

Mashable.com ‘dan Chris Taylor ‘un yazısının Türkçe ‘ye çevrilmiş halidir. Kendim bir şeyler yazacaktım, bu yazının daha okunmaya değer olduğuna karar verdim.

Sevgili Diktatörler: Evet, Lütfen Twitter’ı Engellemeye Çalışın.

Ee gününüz nasıl geçti Başbakan Recep Tayyip Erdoğan? Tahmin ediyoruz ki beklediğiniz gibi değildi.  Mesela, çoğu adınızı bile bilmeyen bu insanlar, isminizi “diktatör” ile bağdaştırmayı öğrendi. Fakat bu ünvan Perşembe gününün dünya-çapındaki trend etiket olarak Twitter ‘a yer etti – #DictatorErdoğan. Ansızın milyonlarca Türk-olmayan, adınızı bilmeyen insan bu yeni küresel kötünün kim olduğunu öğrenmeye Wikipedia ‘ya koşuştular. Twitter ‘ı engelleyen Kuzey Kore, İran, Suriye gibi elit ülkelerin arasına katılan kimdi?

Ve belki de bu şekilde namınızı yürütmek hoşunuza gitmiştir – belki de, Twitter ‘ın engellenmesinin yegane sebebi de budur.

Tabii, hemen keyifle Perşembe günü mitingte “uluslararası topluluktan” bir cevap beklediniz, böylece kendinizi Dünya’ya karşı Türk kahraman, ya da bunun gibi zavallı ve klişe bir milliyetçi zırvalıkla tanıtma, ve dikkatleri hükümetinizin Twitter ‘a sızan yolsuzluklarından uzaklaştırma şansınız olacaktı. “Twitter, Mwitter” deyince büyük adam gibi göründünüz, değil mi?

BjNmznJIUAA3DRG

Tek sorun, Twitter sizi alaya aldı. Seçim posterlerinizin üzerine gizemli ve devrimsel sayılar yazdılar. Muhtemelen ne olduklarını anlayacak kadar teknolojiden anlamıyorsunuz, bunlar DNS sunucularının numaralarıdır. Ülkenizdeki herkes “Ayarlar” düğmesine ve saçma Twitter yasağınızı delmeye iki tık uzaktadır.

Devamını oku…

Raspbmc ile Raspberry Pi ile Medya Oynatıcı Deneyimi

Raspberry Pi ve neler yapabileceğinizle ilgili bir yazı yazmıştım zamanında, o yazının ana teması gidip hemen bir Raspberry almanızın şart olduğuydu, bu yazımda önceki anlattıklarıma ek olarak kendi Medya Oynatıcı deneyimimi anlatacağım. Önceden bu iş için pek de kaliteli diyemeyeceğim Ezcool ‘un bir oynatıcısını kullanıyordum, Samba ile Raspberry sunucumdaki 2 Terabyte ‘lık harici diskten görüntü alıyordu. Marka ve ürün çok güven vermese de genel olarak iş görüyordu. Ta ki, nedenini anlamadığım şekilde donmalar başlayana dek.

Bunun üzerine kendim bir şeyler yapabilecek miyim, ona bakayım dedim. Ortaya Ezcool ‘unkinden her anlamda daha başarılı bir sonuç çıktı, üstelik kendi Raspberry sunucumun üzerinde, dolayısıyla SMB ve dertleriyle -Linux’ta mı böyle, genel huyu mudur bilemem, “stabil olmayan” ın sözlük karşılığı Samba- uğraşmaktan kurtulmuş da oldum.

Bunun için kullanacağımız dağıtımın adı Raspbmc. Daha önce Raspberry Pi ‘den bahsettiğim için, kurulumunu burada tekrar anlatmıyorum. Henüz bir Raspberry edinmediyseniz, ilk paragrafta eklediğim yazıyı önce okuyup, sonra bunu okumanızda fayda var.

Raspbmc ‘nin avantajı, Raspberry ‘nize uyumlu bir Xbmc sürümüyle hazır olarak geliyor olması, böylece siz sistemi kendiniz dekore etmek zorunda kalmıyorsunuz. Tabii isterseniz zor yolu seçip, Raspbian ‘ınıza Xbmc kurmanız mümkün. Xbmc ‘sini saymazsanız, Raspbmc ile Raspbian arasında pek bir fark yok, zaten ortak depo kullanıyorlar.

Devamını oku…