Haswell Masaüstü Toplamak

mybuild
2008 ‘den beri kullandığım önceki PC’mi birkaç ay önce emekli ettim; geçen sürede bana iyi hizmet ettiyse de birkaç GB ‘dan ibaret RAM ‘i artık modern yazılımlarda gün yüzü göstermiyor, ekran kartı bu yılın oyunlarını artık açamıyor ve sistem genel anlamda yavaşladıkça yavaşlıyordu. Bu seferki sistemimi toplarken, her şeyden olsun istedim. Birkaç VM çalıştırabileceğim, biraz lüks görebileceğim, hızlı açılıp hızlı kapanan, oyuncu yanımı mutlu edecek, her türlü yükün altından kalkabilecek bir sistem. Bütün bunların yanında hem güçlü, hem eski günlerdeki gibi toplaması/dağıtması eğlenceli ve taşınabilir olması da ek özellikler olacaktı. Son olarak da güvenilir, sessiz ve serin olmasını istedim. Sistemi toplamaya esasen Haziran ‘da başladım, Temmuz da bitirdim ancak ekran kartı sorunları gün yüzü göstermeyince, ancak bu ay son halini alabildi.

Mobil olmak/olamamak

Önceki sistemden, içinden 1TB ‘lık WD10EZEX ‘i kapıp, içinde çok eski ve nazar değmesin, şaşırtıcı derecede sağlam bir Seagate 140GB bırakarak ayrıldım. Henüz vakit bulup girişemedim ancak, onu da bazı ek projelerde kullanmayı düşünüyorum, henüz yaratıcı bir fikir bulamadığımdan şimdilik Steam In-Home Streaming amacı görünüyor ufukta. Doğruyu söylemek gerekirse, ideal teknolojilere kendimi çabuk kaptırıyorum. Yaklaşık olarak Ultrabook ‘lar ile iPad arasında bir yerde, bir daha yeni bir masaüstü sisteme ihtiyaç duymayacağıma ikna olmuştum. Sadece bekleyip, masaüstü performansı ile kolaylığı bir araya toplayacak “o” cihazın bir yerden gelmesini bekliyordum. Belki Apple, OS X’li, performanslı bir iPad yapacaktı (buna pek de inanmadım tabii), belki de Surface Pro hayatımıza i7 ‘leri ve tam teçhizatlı Windows 8.1 ‘leri getirecekti, ben de onu silip Linux kuracaktım ya da böyle bir şey. Kabul etmeliyim ki, ne teknoloji, ne firmalar ne de tüketici benim kadar aceleci değilmiş, sonuç olarak “o cihaz” halen çıkmadı, ihtiyaç da artınca, masaüstüne bir anda daha sıcak bakmaya başladım. Taşınabilir cihazların önemli bir dezavantajı, “taşınamaz” senaryolara adapte olamamaları, başarılı denemeler olduysa da henüz halen “iPad ‘imi şu docka koyunca karşıma tam teçhizatlı bir PC arayüzü geliyor, FHD ekranlarımda klavye/mouse ile iş görüyorum” senaryosu gerçeklenmiş değil, bu cihazlar öyle görünüyor ki en azından bir süre daha hoş oyuncaklar olarak tüketim odaklı kalmaya devam edecekler.

Planlama kısmı

İş parçaları ve bütçeyi belirlemeye gelince, geçen yıllarda PC bileşenlerini büyük ölçüde kenardan izlediğimden, paslanmışım. Hedefim bilinçli tüketiciliğin nirvanasına ulaşmak olduğundan, her bir bileşene ayrı ayrı dikkat ettim, özenle seçtim. Bütçeyi ilk başta 3000 Lira olarak belirlediysem de, kademeli olarak 3500 ve en son 4000 Lira ‘ya çıkmış oldum, bu noktada yukarıda saydığım pek çok beklentimi gerçekleştirdiysem de bir kaçının çok da mantıklı olmadığını da bu noktada farkettim, anlatacağım üzere, taşınabilirlik ve sessizlik taleplerimden feragat ettim, benim için en öncelikli nitelikler bunlar olmadığı için ortaya dengeli bir sonuç çıkmasına engel olmadılar.

Taşınabilir?

Taşınabilirlik, feragat ettiğim ilk özellik oldu. Masaüstü bilgisayarlar 2008 ‘den bu yana epey yol kat etti, Mini-ITX sistemler son derece hafif ve az yer kaplayarak, içinde kocaman boşluklar olan Full Tower ‘ları gereksiz kılmaya başladılar bile, bu sebeple taşınabilir bir masaüstü sistem ile performans almak artık gerçekçi bir beklenti. Benim gerçekçi olmayan beklentim ise bu sistemi overclock etmek, serin tutmak ve eğlenceli kılmaktı. Dar alanda kısa paslaşmalar üzerine kurulu bir sistemde maalesef dev soğutucuların, SLI/Crossfire uyumluluğunun, istediğiniz parçayı yapıştırıvermenin imkanı azalıyor, fiyat ise elbette ki sabit, bazen daha bile pahalı. Başta taşınabilirliğe önem verdiysem de, bir masaüstü sistem isterse tek elinizde taşınsın, yanında bir monitör, klavye ve mouse istiyor, bunları ayrı ayrı taşımanız, üçlü prizini, kablosunu eksik etmemeniz, her gittiği yerde geri takmanız, her çıkartmadan önce sistemi uykuya almanız vs. derken, masaüstü sistemlerin küçük olması, taşınabilir olmaları demek olmuyor aslında, masada az yer kaplamaları demek oluyor sadece.

Masamda yeterince yer olduğuna emin olduğumdan, istediğim soğutucuyu takıp, aynı fiyata X sayıda fazla USB portu, PCI-X çıkışı, disk yuvası gibi artılar benim için daha fazla önem kazandı, başta almayı düşündüğüm Elite 130 kasadan ve mini-ITX anakarttan vazgeçtim, taşınabilirlik beklentimi “odadan odaya taşımak” seviyesinden, “arabanın bagajına sığması” seviyesine çektim.

Bu noktada, dizüstü bilgisayarlara huzursuzlukla baktığımı ifade etmeliyim. Neredeyse 2 kat fiyata, daha az özelliği, sadece taşınabilirlik sunarak pazarlamak, bilinçsiz ya da mecbur kullanıcıyı cezbediyorsa da, beni pek çekmiyor.

Kasa: Cooler Master HAF XB Evo

Sistemi toplamaya, neredeyse olmasa da sistem çalışacak olsa da, kasadan başlamak istedim, çünkü bitirip üstüne markasını (= adımı :p) yapıştırdıktan sonra çoğunlukla sisteme dair göreceğim yegane şey o olacak, iyi bir kasa demek, kolay kurulum da demek, hayatın bir adım daha kolaylaşması demek. Yaklaşık 20 senedir aşina olduğum Mid/Full Tower kasa şeklinden artık sıkıldığımdan, küp ya da yatay bir sistem beklentisi içine girdim, Teknoseyir ‘in oldukça başarılı şekilde incelemesini yaptığı HAF XB burada tercihim oldu. HAF XB, pek çok açıdan başarılı bir bilgisayar kasası; kenarlarındaki kulplarıyla ağırlığına rağmen taşıması bir nebze kolay, ferah/havadar bir tasarımı var (HAF, High Air Flow ‘un kısaltması), genellikle bilgisayarlarda sık takıp çıkardığımız sabit diskler için 2 adet Hotswap yuvası var, sistem çalışırken bile disk çıkarıp takmak mümkün. Önde USB 3.0 zaten mecbur olacak, arkada PSU için akıllıca tasarlanmış bir kafes ve toz filtresi mevcut. Benim için çok önemli bir özellik olarak; her yüzü tamamen çıkabiliyor kolayca, hemen uzay montaja geçebiliyorsunuz. Anakart bir tepsi üzerine monte ediliyor, bu da çıkartılabiliyor, 2 katlı bir tasarım mevcut. Böylece altta PSU ve disklerin kablo savaşları dönerken (ki bu kısım dışarıdan görünmüyor), üst katta tertemiz bir şekilde diğer tüm bileşenleriniz size bakıyor olacak, kablo toplama konusunda zirveye çıkılmış böylece, kasada her şey için yer fazla fazla mevcut. Materyali kaliteli, her yerinden bir fan yuvası çıkıyor, gördüğüm anda çok beğendiğim bir iş çıkmış ortaya.

Biraz da eksiklerine değinmem gerekirse, ki açıkçası bence artıları çok daha fazla olsa da: Önde USB2.0 yuvası hiç yok, 2 tane konsa ne olurdu diyor insan, bu sebeple MSI ‘in ön USB2.0 ‘lara sunduğu Super Charger özelliğini kullanamıyoruz mesela. Sabit disk yuvası (SSD/HDD) 4 adet, ikisi hot-swap özellikli. Ben şuan bunlardan üçünü kullanıyorum, ancak geleceğe yönelik düşününce 6 olsa kafam daha rahat olurdu tabii. Yine de en az 3 senedir DVD kullanmadığımı hesaba katınca, 2 boş ODD yuvasını gerekli aparatını edinip disk yuvası olarak kullanabilirim mecbur kalırsam. Bunun dışında, kasa tam bir toz mıknatısı, ben masada kullandığım için çok problem olmuyor ancak alıp da ayağımın dibine atarım denecek türden değil. Her tarafı açıklık olduğundan da dış etkilere karşı özen gösterilmesi şart.

Ben kasayı aldığımda Evo modeli daha yeni Türkiye ‘ye gelmişti, onu aldım. Evo, orijinal HAF XB ‘den çok farklı değil, fiyat farkı olmaması da bu sebepten. Ancak önemli detaylardan dolayı kesinlikle tercih sebebi; birincisi, daha önce kötü dizaynı ile kimi kullanıcıların sabit disklerine ölüm yağdıran Hotswap PCB’si elden geçirilmiş olması çok önemli. Bunun yanında, HDD yuvası imkanının arttırılmış olması da bir artı,zira önceden sadece 2 HDD takılabilirken şimdi 4 HDD ‘ye kadar imkan mevcut. Ayrıca kasa ile gelen fanlar (ki birini egzos olarak kullandım, diğeri yedek duruyor) da elden geçirilmiş.

Bellek: KINGSTON HyperX Predator T2 16GB (2x8GB) DDR3-2133MHz CL11

Önceki sistemimde zamana karşı ilk yenilen RAM miktarı olduğundan, bu sefer 16GB ‘ı minimum belirledim, zaten çipset de en fazla 32GB ‘a kadar izin veriyordu. Bu miktarda RAM ‘i gereksiz bulan insan çok, ki çoğu kullanım senaryosu için bu doğru da olabilir. Çoğunlukla Windows 8.1 üzerinde Chrome ‘da gezinmek, arkada Steam vs. ile yaklaşık 3GB kadar bir RAM kullanıyor, 16GB bu açıdan bakılınca çok. Diğer yandan, birkaç VM açınca, fark hissedilmeye başlıyor. Ben bu yazıyı VM üzerinde bir Ubuntu 14.04 ile yazıyorum, yanda ise bir OS X Mavericks, iTunes Radio çalıyor, arkada Windows ‘ta birkaç günlük uygulama açık, kullanım yaklaşık 10GB seviyesinde. Böyle düşününce 16GB pek de lüks değil. Fazla miktarda RAM alanına sahip olduğunuzda, iGPU ‘yu aktifleştirip yan görevlerde kullanmak (RAM ‘den çalıyor elbette), RAMDisk oluşturup sık açıp kapattığınız yazılımlarınıza ışık hızında ulaşmak (daha doğrusu, aslında kapatmamış olmak) gibi lükslere yer verecek alana sahip oluyorsunuz. Bütçem daha geniş olsaydı tereddüt etmeden 32GB alır, bir 16 ‘sını sırf RAMDisk olarak ayırırdım. Üstelik bu rakamların sadece bugünü kapsadığını, yarın her şeyin daha fazla RAM kullanacağını da kabul etmek gerek.

Bellek frekansını 2133MHz seçmemin sebebi, arada ciddi bir fiyat farkı olmamasıydı, performans olarak da çoğu senaryoda 1600 MHz ile anlamlı bir farkı olduğunu sanmıyorum, kendim denemedim ancak iGPU ile kullanımda bir miktar fark ettiğini okumuştum. Yine de aynı markanın 1600 MHz olanı ile arasında ben aldığımda sadece 35 TL fark olduğundan, “for bragging rights” dedim ve 2133 MHz kaptım. Normalde Haswell ve Z97 çipsette önerilen frekans 1600 MHz, ancak hemen her kalbur üstü anakartta XMP ‘yi aktifleştirerek (MSI ‘da tek tuş ile) 2133 kullanabiliyoruz.

İşlemci: Intel i7 4790K 8MB Cache, 4.4GHz

İşlemci, oyun amaçlı toplanan sistemlerde, biraz da haklı olarak en çabuk kısılan bileşenlerden biri. Benim genel amaçlı kullanımımda ise her işe koşulacağından çıtayı yine yüksek tuttum. Bu yazıyı yazdığım sırada AMD ‘nin bırakın 4790K ‘yı, Intel ‘in son zamanlarda ürettiği hiç bir üst seviye işlemciye karşı koyabileceği bir rakibi olmadığından, hem de marka olarak Intel ‘den hep memnun kaldığımdan ve Z97 çipsetteki IRST gibi (anlatacağım) fonksiyonları kullanmak istediğimden AMD ‘ye hiç şans vermedim.

4790K, 4 çekirdek ve 8 thread (Hyperthreading) sahibi bir işlemci, varsayılan olarak hızı en fazla 4.4 GHz ‘a kadar çıkabiliyor, Z97 çipset ile kullanılması öneriliyor. K serisi olmasının farkı “unlocked” olması, yani işlemcinin ayarlarına müdahale etmek mümkün, overclock ile ekstra potansiyeli kullanabiliyoruz. Her ne kadar stabil bir sistemi, ufak bir performans yüzdesine tercih ediyorsam da, işe biraz heyecan katması açısından K olmasını istedim, dahası K olmayan 4790 ‘ın çalışma/turbo frekansları da daha düşüktü. Henüz O/C çalışmalarıma başlamadım, zira standart hali fazla fazla işimi gördü ancak, birkaç aya boş bir vaktimde bana eğlence olacağına eminim.

Sistemi kafamda tasarladığımda henüz 4790K efsaneydi, 4770K düşünüp, belki duyurulur diye bekliyordum bu işlemciyi. Duyurulduğunda ise bir anda vazgeçilmez bir  bileşen oldu, zira fiyat olarak neredeyse aynılar 4770K ile, ancak 4790K varsayılan olarak daha hızlı, hem daha serin, dolayısıyla potansiyeli yüksek, hem de benim için işe yarar birkaç ekstra teknolojiye, mesela VT-d, sahip bir işlemci. Henüz fırsatım olup gerçekleştiremediğim PCI Passthrough ile, eğer her şey yolunda giderse, Linux üzerinde bir Windows 8 VM oluşturup, ekran kartını komple o sisteme adamak ve performans kaybı olmadan oyun oynamak mümkün olabiliyor.

4790K ‘yı kullandığım son birkaç haftada performanstan gerçekten etkilendim, oyunlarda asla GPU ‘yu yavaşlatmıyor, her zaman aynı anda birkaç işi görebiliyorsunuz, VM ‘ler çalışırken bile bana mısın demiyor ve Hyper 212X gibi orta halli bir özel soğutucuyla çok serin çalışabiliyor, yalnız kendi fanı pek işe yarar değil, onu daha sonra başka bir işte kullanmak üzere kenara ayırdım şimdilik. 4790K, performanslı bir sistemde vazgeçilmez bir bileşen. Ben işlemciyi almak istediğim sırada distribütörler “belki gelecek hafta, belki gelecek ay” diye saçmalayıp kesin tarih veremediğinden Amazon ‘dan sipariş verdim. Fiyat olarak en ucuz fiyatından (Vatan) 10 TL daha ucuza geldi, üstelik ne zaman geleceğini bilmenin verdiği rahatlık, o paha biçilemez işte. Üstelik Amazon > Vatan, orası tartışmasız.  CPU elime geçtikten bir gün sonra ise Inventus ‘da satışa sunuldu, kargosu vs. derken, birkaç gün kazanmış oldum. Amazon ‘dan PC bileşeni almak konusunda ilk deneyimim oldu ve memnun da kaldım, hızlılar, gümrük meselesine sizi hiç bulaştırmıyorlar ve destek gayet iyi, siz yapmanız gereken tüm ödemeyi Amazon ‘a işin başında yapıyorsunuz zaten. Bir de ürün gümrüğe ulaşınca UPS bir sayfalık bir form yollayıp, imzalatıyor size.

Güncelleme: Şurada bahsettiğim üzere, Amazon, mükemmel hizmetinin üzerine bir de 140 lira para ödedi, işlemciyi 4770K ‘dan bile ucuza, 760 liraya almış oldum.

Anakart: MSI Z97 GAMING 5 Soket 1150 DDR3 3200MHz

five_pictures1_3144_20140425181724

GAMING yazınca kaçasınız geldi, biliyorum,  benim de kaçtığım ürün serilerinde hep “Gaming” öne çıkartılır. Buna rağmen, GAMING 5 ‘in tasarımını, Z97 çipsetini, geniş özellik listesi, eli yüzü düzgün UEFI BIOS ‘unu ve akla mantığa uygun işçiliğini görünce, kendimi bu pazarlamaya kaptırdım gitti. MSI ‘ın üşenmeyip sayfalarca anlattığı özelliklerin bazılarından (zira hepsini ben de hatırlayamıyorum şöyle bir düşününce) bahsedersem; ses PCB ‘si hem güç hem yerleşim olarak ayrı ve üzerine uğraşılmış, estetik bir şekilde işaretlenmiş, KILLER ‘ın NIC çözümü ile paket öncelikleme, M.2 portu ile henüz piyasayı istila etmemiş yeni SSD ‘lere olanak sağlanmış, 2’li SLI ve 3’lü Crossfire desteği mevcut. 32 GB ‘a kadar RAM, 6 adet SATA3 slotu, 6 adet USB3.0 ve 8 adet USB2.0 ‘a ek olarak 3 adet sistem, 2 adet CPU fan pini de mevcut, dahası görür görmez “olmazsa olmaz” listeme attığım, sistemin arızası durumunda bilgi veren, çalıştığı durumda sıcaklığını gösteren sayısal Debug ekranı da mevcut. Kısacası modern bir sistemde arayabileceğiniz hemen hemen her şey var. Elbette MSI ‘ın, O/C ‘ye iyice eğilip, Internet ‘te boy gösterecek yiğitlere veya audophile ‘lara  özel planladığı daha üst seviye anakartları da var, ancak ben onları kendi bütçemde mantıklı bir yere yerleştiremedim.

Z97 Gaming 5 ile ilgili hoşuma giden en önemli kısım, sanırım detaylara gösterilmiş özen. Anakartın kutusu, aparatları, BIOS ‘u, özellikleri hep biraz daha lüks hissettirme üzerine kurulu, bazıları ise “tam aradığınız o şey” olabilir. Mesela Gigabyte ‘ın inadına yan yana sıraladığı fan pinlerinin aksine, MSI ‘ın GAMING 5 ‘inde bu fan girişleri anakarta akıllıca dağıtılmış, böylece korkunç derecede kısa kablolu JetFlo ‘ları takmak hiç problem olmadı benim için, anakartın pek çok yerinde, anasayfasında göremeyeceğiniz böyle ince ancak önemli detaylar var. Mesela yine soğutma ile ilgili bir örnek olarak, bazı anakartların aksine GAMING 5 ‘te bazı fanlar 3-pin üzerinden voltaj, bazıları 4-pin üzerinden PWM kontrol edilebiliyor, bu ikisini aynı anda kullanabiliyorsunuz sıkıntısız, Smart Fan kontrolü düzgün yapılmış ve bir tabloda hangi fanın, hangi sıcaklıkta ne kadar devreye gireceğini seçebiliyorsunuz.

Estetiğiyle, özellikleriyle mantıklı bir seçim GAMING 5, her anlamda, her şeyden fazla fazla konmuş bir anakart. Ancak dezavantajları da tabii ki yok değil, benim özellikle dikkat ettiğim iki dezavantajı var; birincisi, optik çıkış mevcut değil. Zaten kullanmadığımdan beni etkilemiyor ancak siz kullanıyorsanız, GAMING 7 ‘ye geçip bir artı 100 lira kadar ödemeniz gerekli. Detaylara dikkat edilmiş bir üründe olmaması gereken asıl sıkıntı ise OS-tabanlı yazılımlarda kendini gösteriyor. Linux desteğini zaten anakart firmaları neredeyse hiç sunmuyor, bu yazılımlara genellikle mecbur da kalmadığınızdan çok sorun değil bu, Windows üzerinde kullandığım yazılımlar ise, açıkçası bana pek stabil, sağlıklı gelmediler. Özellikle Live Update aracı, sürekli olarak size Norton indirtmeye çalışması, güncellemeleri karmakarışık yapması ve bazen diğer yazılımları bozması ile açık ara felaket bir yazılım, Dual BIOS ‘un faydasını görebileceğiniz bir araç, zira BIOS ‘unuzu bununla güncellerseniz sonu mutlu bitmeyebilir, neyse ki BIOS ‘ta bulunan M-Flash aracı zaten son derece pratik. Diğer yazılımlar neyse ki daha iyi; Command Center yardımıyla genellikle BIOS ‘ta yaptığınız çoğu işi görebiliyorsunuz, burada başarılı izleme araçları vs. de sunulmuş, ancak nadiren de olsa çöküyor. Eco Center, kullanmadığınız anakart portlarını (mesela M.2 portu) kapatıp enerji tasarrufu yapabilmenize olanak sağlaması ile güzel, zira bu fonksiyon BIOS ‘ta bile yok, ancak seçimlerinizi hatırlayamıyor bazen. MSI Fast Boot, en basit ve işini düzgün yapan araç, Fast Boot fonksiyonu ile sistemin açılmasını, ve hızlı boot sırasında BIOS ‘a yetişemezseniz diye, sistemi kapatıp BIOS’u açan bir GO2BIOS tuşundan ibaret. Super Charger yazılımının masaüstünde bir ikonu var, ancak tıklarsanız sadece “Super Charger is already running.” diye trip atıyor size, kendisi zaten açılıyorsa simgesi niye var, onu bilemiyorum. MSI Gaming App, anakartın O/C fonksiyonlarını kullanacak kadar tembelseniz, sistemi oyun modu/sessiz mod gibi modlara alabiliyor, ya da bunu kendiniz yapıp kendi çipinize (her çip farklıdır, değil mi?) en uygun değerleri bulsanız, bu uygulamaya ihtiyacınız kalmaz. En düzgün yazılım ise Intel ‘in kendi yazılımı olan Extreme Tuning Utility, tamamen sorunsuz çalışıyor, detaylı ayarlar yapabiliyor, sistemi güzel bir arayüzde izleyebiliyor, stabilite ve benchmark testi yapabiliyorsunuz.

Anakart konusunda MSI ‘ın kartları dışında sadece Gigabyte ‘a şans verdim, Asus ‘a ise göz atmadım bile. Anakartları biraz çekici duruyorsa da, Asus ‘un Türkiye ‘deki servisi Çizgi Elektronik ‘te, ve son zamanlarda DonanımHaber ‘deki felaket bir kaç başlığın ardından, kesinlikle kendime de, yakınlarıma da önereceğim bir hizmet sunmuyorlar. Anakartlar arızaya nispeten meyilli olabildiklerinden, başım ağrıyacağına Asus almamak çok daha kolay, aksini düşünüyorsanız ilgili başlığı bulup bir okumanızı öneririm, az çok “istediğiniz yere şikayet edin, Asus bizi kollar” ve “Asus ‘un kendisi zaten berbat bir servis sunmamızı istiyor” kapılarına çıkacak ilginç diyaloglar arasında, markadan hızla soğuyabilirsiniz. Gigabyte ‘ın geçen sefer kullandığım Ultra Durable serisi anakartından çok memnun kaldıysam da, bu sefer bir değişiklik olsun istedim, bir de Gigabyte ‘ın estetik/ince iş anlamında pek başarılı olmadığını, GAMING 5’te beğendiğim özellikleri Gigabyte ‘da almanın bariz daha pahalıya patladığını söylemeliyim.

Sonuç olarak, iyi bir anakart demek, iyi O/C fırsatları, iyi ses kalitesi, iyi NIC, dayanıklı bir sistem ve hayatınızı kolaylaştıran minik fonksiyonlar demek, bu sebeple burada çok ucuza kaçmamak aslında daha hayırlı oluyor. Z97 çipsetin ise kendine özel avantajları var, bunların başında O/C yapabilmek geliyor tabii ki, bunun yanı sıra Smart Response Technology, sistemin genelini hızlandıran, HDD ‘leri SSD kullanarak önbellekleyen, günlük hayat kolaylaştırıcı bir hizmet, bu sayede günlük eriştiğiniz veriler önbelleklenip hızlıca SSD ‘den çağrılıyor, OS ‘un sistem dosyaları önbelleklenip SSD gibi hızlı açılan bir PC sahibi olunabiliyor, üstelik veriler HDD de olsa bile. Çipset içinde destekli gelmesi gerekiyor (sanırım H97 ile de geliyor bu artık), yine çipsetin doğal SLI/Crossfire desteği olması için Z97 olması gerekiyor.

Ekran Kartı: SAPPHIRE TRI-X OC R9 290 BF4 EDITION 4GB 512BIT , ZOTAC GTX780 OC AMP! EDITION, EVGA GTX780 Classified w/ Dual ACX

Buraya bir güncelleme yapayım. Bu yazıyı yazmaya başladıktan kısa süre sonra, hakkında güzel şeyler söylediğim Sapphire R9 290 TRI-X OC gemiyi terk etti maalesef,  bu yazıyı yazdığım vakit “Kendi adıma, böyle bir fiyat/performanstan, beni lanet ettirip kaçırtmadıkları sürece GTX780 ‘e geçmeyi planlamıyorum.” demiştim. Tam olarak lanet ettirerek kaçırdılar, neden 20 yıldır AMD almamakla çok doğru yaptığımı öğrendim. Sapphire ‘in berbat müşteri hizmetleri, AMD ‘nin çalışmayan Contact Us sayfası, sistemi siyah ekrana düşüren başarısız GPU derken, R9 290, daha da 100 liraya düşse alıp kullanmam zannederim ki, diğer bileşenlerime acırım.

1 aylık cebelleşmemden de biraz bahsedersem; Arızalı kartı Penta ‘ya Vatan üzerinden gönderdim. Birincisi; bunu yapmayın. Vatan iki hafta boş yatırdı kartı depoda. Penta da sanıyorum ki bu ürünlerde üçüncü bir servisten yardım alıyor, o da ServisPoint, ki kendileri açık söylüyorum, rezillerdir. Arızasını son derece detaylı şekilde not ettirip, tekrar tekrar da ulaşmama rağmen “sorunsuz kart, siz de göreceksiniz” diyerek beni aptal yerine koyarak geri gönderdiler. Sonuç olarak Vatan ‘da sinir ve stresin dibine vurarak mağazayı iadeye ikna etmeyi başardım, olmasaydı herhalde halen mahkemesiydi, davasıydı bu adamlarla uğraşıyor olurdum. ServisPoint  ‘in baktığı bir ürünü almadan önce 70 kez düşünün.

İkinci kartım Zotac GTX780 AMP! oldu, zira kaç yıldır ne GPU ‘lar kullandım Nvidia tarafında, bir kez sistemim çökmedi, bir driver sorunu yaşamadım, AMD ‘yi bir kez denedim ve sonuç bu olunca, kaçarak uzaklaştım. Zotac GTX780, üç fanı ve 780 ‘ler arasındaki uygun fiyatı ile hoş bir alternatif yarattı. Taa kii.. Tomb Raider ‘da, ve ardından 3DMark11 ‘de çılgınca artifactler yaratana kadar. Nedense her uygulamada yapmaması da kendi acayipliği oldu, ben de dersimi aldım, gidip bulabildiğim en prestijli markayı seçtim ki, o da şansıma daha yeni Türkiye pazarına girdi, Evga. Ben kartı aldıktan 1.5 ay sonra GTX 9xx serisinin duyurulmasına azıcık bozulmadım değil, ancak memnun muyum? Hem de nasıl. Detayları Tumblr ‘da anlatmıştım, tekrar etmeyeyim. İlk kartım 1157 lirayla yola çıktım, Evga ile 1610 lirada durdum, biraz daha yatırım isterse iGPU ile takılmayı düşünmeye başlamadım değil.

Yılan hikayesine dönen GPU maceram neyse ki birkaç aylık dramın ardından bitti, Türkiye ‘de bin liranın üstünde parayı ekran kartına verirsiniz, böyle de rezil edilebilirsiniz, doğaldır. GPU ‘lar değişti, daha sonra ben operasyon geçirdim derken bu yazı biraz gecikince, yazımın sadece bu kısmı güncellikten biraz kopmuş oldu. Şu dakika itibariyle tabii ki GTX780 alınmaz, onun yerine bir 980 alıp 780 Ti seviyesindeki performansa merhaba diyebilirsiniz. (muhtemelen gelecek birkaç haftada tüm modeller stoklara gelince)

Diskler: 2x 1TB WD10EZEX, 120GB Samsung Evo 840

Önceki sistemimdeki yaklaşık bir yıldır kullandığım bir Western Digital 1TB WD10EZEX 64M Cache diskim vardı, sıcaklık olarak olsun, stabilite olarak olsun başıma iş açılmayınca, bir tane daha aldım, sistemin toplam alanı böylece 2TB oldu, tabii bir de Casablanca (Raspberry Pi) üzerinde kullandığım 2TB ‘lık sunucum olduğundan, en azından bir seneyi çıkarır diyorum. Bir de HDD ‘ler gerçekten çok ucuzlamış, 1TB alanı 140 liraya alabildiğim sürece, sisteme disk almakta acele etmeye gerek de yok, belli ki ihtiyacım olan alana sahip olmak çok kolay artık. Bu disklerden birini sistem diski, diğerini de veri saklama amaçlı kullanıyorum, veri saklayan disk aynı zamanda hot-swap olarak takılı.

SSD için Samsung Evo 840 aldım, işin gerçeği, bence SSD ‘ler halen pahalı, bu yüzden daha büyük alan tercih etmedim. SSD ‘den beklentim, daha çok, sık kullandığım uygulamaları (çoğu birkaç yüz MB ‘dan ibaret olsa olsa 20 uygulama), bir kaç oyunu ve işletim sistemini tutması olduğundan, bunu da Smart Response Technology yardımıyla önbellekleyip pratikçe halledebileceğimden, alanı çok geniş tutmadım, zira SRT en fazla 64GB olabiliyor zaten. Geri kalan alanı bir başka partisyona çevirdim, burayı şimdilik kullanmadım ancak, duruma göre burayı Linux ‘a önbellek olarak (SRT Linux’ta çalışmıyor) ya da VM olan Ubuntu ‘m ile memnun kalırsam, bir kaç oyun/yazılım atmak için kullanmayı düşünüyorum. Bu arada, SSD konusunda başta Kingston markasına güvenip V300 düşündüysem de, öğrendiğim bazı bilgiler hem markaya güvenimi, hem de ürüne olan tercihimi tam ters yönde etkiledi. Kingston, V300 ‘lerde kullandığı NAND ‘ları, model adını değiştirmeden değiştirmiş, yeni bileşenlerle satılan bu ürünler eskisi ile aynıymış gibi satılıp, diğer SSD ‘lere göre bariz performanssızlar, fiyat etiketinin ucuz olmasının sebebi de buymuş, kesinlikle rahatsız edici bir durum.

İlk defa bir SSD kullandığımdan, hızı, neredeyse hep 25 derecede kalan sıcaklığı ve dayanıklılığı ile beni çok etkiledi diyebilirim.  Ancak en çok da, yarım tuğlayı andıran metal yığını HDD ‘lerin yanında, Samsung Evo sanki gömlek cebinde aksessuarmışcasına sade ve hoş geldi gözüme.

SRT ile ilgili bir önemli detay olarak; iki mod var,  Enhanced ve Maximized. Enhanced Mod ‘da sadece diskteki veriler önbelleklenirken, Maximized Mod ‘da diske yazmalar da önbellekleniyor, mesela 1GB veri kopyaladınız diskinize, aslında diske değil SSD ‘ye kopyalanıyor, daha sonra diske geçiriliyor arkaplanda, ve her şey çok hızlı ilerlemiş oluyor SSD sayesinde. Dezavantajı ise, diske bu yazma geçirilmeden önce diske bir şey olursa, HDD ‘ye geçmemiş veriniz buhar oluyor. SSD ‘ler genelde dayanıklı olduklarından bunu çok sıkıntı etmedim, ancak yine de sistemim daha ilk bir ayını doldurmadığından, şimdilik Enhanced Mod ‘da çalıştırıyorum ben, ancak ileride Maximized ‘a geçmeyi düşünüyorum. SRT ‘nin hız farkı her iki modda da çok belli oluyor.

Güç Kaynağı: COOLER MASTER G750M 80PLUS 750W MODÜLER GÜÇ KAYNAĞI

Güç kaynağı olarak tercihim G750M oldu. 750 Watt aslında biraz çok, ancak R9 290 da peak ‘de çok güç harcayabilen bir GPU. Dahası ileride biraz daha genişlemeye alan bırakmış olmak istedim, Watt bir problem olmasın dedim, 750 burada ideal bir rakam. 1000 ve üzerine çıkmaya çalışınca fiyat uçuyor, 600 ‘ün altında ise yetersiz kalabiliyor. Kasayı ve sistemi böyle gelin gibi süslemeye girişince, tabii sağa sola saçılmış, soğutmanın önüne geçen, kalabalık eden kablolara izin veremezdim, bu açıdan da Modüler seçtim. Güç kaynağı modüler olunca, kullanacağınız kadarını takıp, gerisini takmamak mümkün oluyor, bir GPU takılı iken ekstra PCI-E kablolarına gerek yok, veya X sayıda diske, X + 1 adet Sata güç kablosuna da.  G750M, Haswell ‘in derin uyku modlarını destekliyor ve %88 ‘e kadar verimlilik iddia ediyor. Tüm güç, asıl gerekli olan 12V single-rail de toplanmış ki, bu da olması gereken durum, pazarlama hilesi yapılmamış.

Aslında modüler PSU ‘lar da kendi aralarında konumlandırılmış, yarı-modüler ve modüler güç kaynakları var. Yarı-modüler olanları daha ucuza kapatabiliyorsunuz, bu modellerde Sata, PCI, Molex gibi kablolarda istediğinizi takıp çıkarırken, anakarta gidecek olan 24-pin, CPU için ayrılmış 8-pin kabloları çıkartılamıyor. Açıkçası bunu bir dezavantaj olarak görmedim, çünkü zaten hali hazırda güncel sistemler bu bağlantıları zorunlu kılıyor, çıkartmak isteyebileceğim bir senaryo pek mümkün değildi. İleride bu pinlerin olmadığı/değiştiği tasarımlar gelirse, ki yakın gelecekte gelmeyecek gibi, o zaman bunun bir farkı olabilir. Muhtemelen bu olana kadar bir 3-5 sene daha geçeceğinden, ya bu sefer gerçekten Ultrabooklara, ne bileyim Google Glass ‘lara taşınacağız, ya da o zaman zaten sistem yine komple değişeceğinden bu PSU ‘ya ihtiyacım olmayacak ve SFX tabir edilen minik olanlarıyla küçük bir kasa yapmaya çalışacağım.

G750M bir yana, başta seçtiğim PSU aslında bir Corsair modeliydi, yine 750W gücünde. Ancak Corsair PSU ‘lar ile ilgili hem kötü şeyler duydum, hem de bu güç kaynaklarının “coil whine” denen elektrikli sesi çok çıkardığını gösteren YouTube videoları görünce, riski almak istemedim, fiyat olarak bir fark yoktu. Cooler Master güç kaynağından ise memnun kaldım, hiç ses çıkartmayan, abartılı görünmeyen, sadece işini yapan bir güç kaynağı, 5 yıl da garantili olması ekstra bir artısı. Yanında her işe yetecek kadar modüler kablosuyla geliyor ve bu kablolar önceden sarılmış, renkli renkli, göze hoş geliyorlar.

Soğutma

Her şeyden önce güvenilir, sessiz ve serin sıfatlarının üçünü birden toplayacak ve bütçeyi delip geçmeyecek bir soğutucu bulmak mümkün olmadı. Başta giriş seviyesi su soğutmalara sessizlik/serinlik açısından yakın dursam da, bunların uzun dönemde performansı ve güvenilirliği tartışmaya açık, su ve elektrikli aletlerin birbirine, onları koruyacak sağlam garantiler olmadan yaklaşması açıkçası içime sinmedi. Bu soğutucuların garantileri kendilerini içeriyor, ancak herhangi bir aksaklık durumunda diğer bileşenleri içermiyor, bu da güvenilirlik açısından sorguladığım su soğutmadan beni uzaklaştırdı. Hava soğutmaya geçtiğimde ise işin matematiği daha basit, bir soğutucu sessiz veya serin olabilir, ancak ne kadar kaliteli olursa olsun her ikisine de sahip olmak güç. Tercihimi serinlik/güç yönünde kullanıp kasa için ön tarafa 2 adet Cooler Master JetFlo (Kırmızı) tercih ettim.  JetFlo hakkında konuşmak gerekirse; Jet gibi ses çıkartıyorlar, ancak yerde duran kasanın ayağımı üşüteceği kadar da hava üfleyebiliyorlar. 4-pin oldukları için PWM ile anakarttan akıllı kontrol aşamaları belirleyebiliyorsunuz, ancak MSI anakartım için konuşursam seviyeyi %50 ‘nin altına düşüremiyorsunuz, bu da JetFlo için kafadan 1300-1400rpm demek oluyor ki, sistem en düşük ısısındayken bile odada kendini belli edecek bir ses çıkartıyor, ancak hava akımı açısından, beğendiğimi söyleyebilirim. Hiçbir ağır yük altında JetFlo %80 ‘e kadar bile çıkmak zorunda kalmadı, ancak kendim elle %100 ‘e çekip denersem çıkan sesin elektrik süpürgesine benziyor biraz. Bu soğutmanın avantajı kasa içinin hep serin olmasından ötürü, fanlar genellikle %50 ‘den pek uzaklaşmak zorunda kalmıyorlar. JetFlo ‘ların kutusu ve yanında verilen ek kablolar hoş, yalnız bu kablolar PWM özelliğini iptal edeceğinden, ben yanaşmadım. Ayrıca fanın vida deliklerinde lastiğimsi bir malzeme kullanılmış, böylece titreşimden oluşan ses olmuyor.

Arka tarafta egzos amaçlı, kasa ile gelen CM XtraFlo fanı kullandım zira elimde hazırı vardı, bu fan JetFlo ‘ya kıyasla sessiz ve kuvvetsiz olsa da, iş görüyor, Son olarak CPU soğutucu olarak Cooler Master Hyper 212X tercih ettim. Son derece ağır bir metal yığını olan bu soğutucu, CPU ‘mu masaüstü kullanımda 35-40 derecede, oyunlarda 55-65, aşırı yük/benchmarkta ise 75 derece civarına kadar soğutabildi. Taşınabilirliğin tabutuna son çiviyi çakarsanız, 212X fiyatına göre oldukça performanslı, overclock için de geniş bir aralık bırakıyor. Elbette günaha girilir, su soğutmaya geçilirse çok daha iyi sonuçlar elde edilebilir.

Kasada hazırda bulunan aşağıdaki iki adet 80mm fan yuvasını ve tepedeki 200mm fan yuvasını kullanmadım. 80mm ‘lik fanları çok ucuza iyi markalardan temin edebilirdim, ancak 80mm fanların zararı faydasına ağır basacak gibi görünüyordu. Bu fanlar genellikle çok az etki sağlıyor ve iyi ses çıkartıyorlar, alt katta kalan disklerim ısınsaydı mecbur takacaktım ancak, baktım orası oldukça serin, hiç takıp ekstra ses yaratmak istemedim. Üstteki 200mm alana da fan takmadım, bence zaten serin çalışan bir sisteme dev bir fan daha eklemek hem lüzumsuz kalıyor, hem de ekstra üreteceği sese, çekeceği elektriğe ve muhtemelen HYPER 212X ‘in kapattığı alandan ötürü sığdırmanın derdine değmiyor. Ayrıca böyle bir sistem toplayınca, insan arada bir kafasını uzatıp görebilmeyi istiyor ki, bu kadar camlı, açıklı kasalar üretiliyor sonuçta. Ben de kasamın bu “gözetleme” alanını bir fanla kapatmak istemedim, en çok da bu etkili oldu 200mm takmamakta.

Toplam

Sonuca gelirsem, en sonunda bu sistemi toplayıp da ilk çalıştırışımdan bu yana, performansına hayran kaldığımı itiraf ediyorum. Doğru kasa ve PSU seçimiyle sistemi toplamak kolay ve keyifli oldu, soğutucuların gücü ve tasarımı beni çok memnun etti, işlemciyi zaten seçerken performansına güveniyordum, GPU da beni yanıltmadı. Anakartın milyon tane ince detayı ve küçük ekstra özelliklerini halen kullanıyorum, BIOS ‘unu da ayrıca beğeniyorum. Son birkaç haftada VM dahil hemen her amaca yönelik kullanmama rağmen hiçbirinde geride kalmadı sistem, tam istediğim ideal sistemi yakalamış oldum.

Bileşenlere bir göz atarsak;

  • Kasa: COOLER MASTER HAF XB EVO (Inventus) 310 TL
  • RAM: KINGSTON HyperX Predator T2 KHX21C11T2K2/16X 16GB (2x8GB) Dual Kit DDR3-2133MHz CL11  (Eksen) 435 TL
  • GPU: EVGA GTX780 Classified w/ Dual ACX (Vatan Söğütözü) 1610 TL
  • SSD: SAMSUNG 120GB EVO 840 SATA3 (540M Okuma/410M Yazma) (Vatan Internet) 204 TL
  • KASAFANI: (2x) COOLER MASTER JETFLO 120MM KIRMIZI LED (Inventus) 100 TL
  • CPUFANI: COOLER MASTER HYPER 212X (Inventus) 110 TL
  • HDD: 2x 1TB WESTERN DIGITAL SATA3 7200RPM 64MB CACHE WD10EZEX (Vatan Internet) 141 TL (biri zaten vardı, yenisinin fiyatı)
  • Anakart: MSI Z97 GAMING 5 Soket 1150 DDR3 3200MHz (Vatan Internet) 437 TL
  • CPU: Intel i7-4790K 4.4GHz (Amazon)  $427.53 – 908 TL
  • PSU: COOLER MASTER G750M 80PLUS 750W MODÜLER GÜÇ KAYNAĞI (Vatan Söğütözü) 332 TL
  • Toplam:  4587 TL

Biraz alışveriş yaptığım mağazalardan bahsetmek istiyorum, bence yazının en önemli kısımlarından biri burası:

  • Vatan ‘ı gerek kullanılmış ürün satması, gerek sıkıntılı süreçleriyle uzun süredir tercih etmiyordum, bu sefer bazı aradığım parçaları başka yerde bulamayınca ve fiyat avantajının etkisiyle çok defa tercih etmiş oldum, genelde 20-30 lira farklar için (mesela HAF XB de) farkı göze alıp başka mağazayı tercih ettim, ancak mesela GPU da fiyat farkı uçurum olunca şansım kalmadı. Vatan hala aynı Vatan. Müşteri hizmetlerini ne zaman arasanız sırada daima 7 kişi oluyor sizden önce. Mağazalarında satışta bir ordu, MH kısmında 1-2 kişi çalışıyor, bankadan çok sıra bekliyorsunuz. Web sitesi sıklıkla pert oluyor, arıza takip ekranı çalışmıyor mesela haftalardır. Web sitesi ve MH olarak eski korkunç kötü haline göre biraz ilerleme var gibi, ancak halen “biz büyük firmayız, bizde böyle” aurasını kaybetmemişler. Bu sefer kullanılmış bir ürünlerini almadım en azından, bu da bir gelişme sayılır. Bir de havaleyle yapılan alışverişlerde kafadan birkaç gün ekleyin sipariş sürenize.
  • Inventus, daha önce dikkat etmediğim bir e-ticaret sitesi, yeni keşfettim ve çok memnun kaldım. Siparişi teslim etme süreleri konusunda netler, verdikleri süreye uyuyorlar ve mesajlarınızı her zaman okuyup, seri şekilde cevaplandırıyorlar, herhangi bir ürünün ne zaman geleceğini sorarsanız, distribütörden öğrenip aktaracak kadar ilgililer. Web siteleri gördüğüm kadarıyla tamamen sorunsuz, ürün bilgileri gördüğüm en detaylı açıklamaları içeriyor. Daha fazla övüp şirket çalışanı sanılmak istemiyorum, kısacası Inventus, e-ticaret için ilk tercihim olacak bir site. Yalnız maalesef PC bileşeninden başka pek bir şey satmıyorlar, bir de genelde fiyatları hiçbir zaman en düşük fiyat olmuyor, ancak iyi hizmete karşılık 5 – 10 lirayı kimse sakınmamalı.
  • Amazon, hepimizin bildiği Amazon. Türkiye ‘ye pek çok şeyi göndermiyorlar, ancak gönderdikleri üründe de memnun oluyorsunuz. Gümrük işlemlerini sipariş sırasında hallediyorsunuz, daha sonra basit bir form doldurmanız yeterli oluyor, sürprizle karşılaşmadım. Siparişimi bir saat gibi bir sürede UPS ‘e teslim ettiler, Türkiye ‘ye gelinceye kadar da son derece hızlı UPS. Tabii bir kez buraya geldi mi, gümrüğüydü bilmemnesiydi, 2 günde okyanusu aşıp, 4 günde ancak bürokrasiyi aşabildiler, buna rağmen Amazon ‘un teyit ettiği tarihi tam tutturdu UPS. Fiyat olarak bazen ufak, bazen iyi bir avantaj da yanınıza kar kalıyor.

Sanırım dört başı mamur bir Haswell sistem oluşturdum, ben biraz geçip oyun oynayayım şimdi!

Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra sisteme bir de XBox 360 Controller for Windows ve ModifiyeMalzemecisi.com ‘dan yaklaşık 40 liraya aldığım 2x kumandalı RGB ışıklandırma da ekledim. Daha da kasayla oynamıyorum, anca power tuşuna basarım. (sanırım) (yukarıya da akrilik cam kestirilir aslında) (yooo!)

Yorum Yazın