“Her” (Aşk)

Yapay zeka ve gelecek filmlerini “yapay” kılan yegane unsur, gelecek olgusuna olan takıntıları olsa gerek. Her, farklı bir film, yapay zekanın dibine vurup Skynet ‘e ulaşmadığınız, uçan arabalardan ve ışın kılıçlarından kafanızı kaldırıp, sıcak bir yaz akşamı balkonda yıldızları izlediğiniz bir film. Ama yanınızda AI kız arkadaşınızla. Her ‘de film aslında iki koldan ilerliyor gibi, bir yanda Theodore ‘un boşanmak üzere olduğu karısı ile eski güzel günlerin nostaljisini yapıyoruz, ki buralarda bilimkurgudan akıllıca kaçınılmış, diğer yanda ise istemeye istemeye yıkılıp kül olmuş bu ilişkiden, “işletim sistemi” olarak çağırılan yapay ilişkilere bir kaçış var, filmin bilimkurgu kısmı burada başlıyor.

Her şey Theodore ‘un “işletim sistemi” ile tanışması ile başlıyor. Her ‘in geleceğinde teknoloji çok erişilmez bir şey değil. Samantha, yani “işletim sistemi” bir anlamda Theodore ‘a muhtaç, varlığının başlangıcını ona borçlu. Diğer yandan, Theodore da öyle. Filmin etkileyici bir şekilde, hissi iyi vererek anlattığı bir aşk hikayesinin kalıntılarından kurtulamamış bir karakter Theodore, bu kötü deneyim onu kısıtlıyor, diğer yandan mesleği onu daha da romantik bir karakter yapıyor, Theodore başkalarının aşk mektuplarını yazan bir sanatçı aslında. Bütün bunların altında Samantha ile Theodore ‘un tanışmasını, Samantha ‘yı Theodore ‘un çevresinde bir “engelli” yapan detayları, ve nihayetinde Theodore ‘un ve biz insanların “engellerini” net bir şekilde görüyoruz, Theodore kısa sürede Samantha ‘ya bağlanıyor ve bir süre sonra fark ediyoruz ki caddelerde herkes telefonunda “biriyle” konuşuyor. Filmin bu noktada çizdiği resim günümüzden hiç de uzak sayılmaz, zira bugün de genellikle bize ilk “Günaydın” diyen bir bilgisayar ekranı, yatmadan önce son baktığımız ise bir akıllı telefon. Ancak Samantha, bunların aksine, bir “alet” değil, kişilik geliştirebilen, kişilik simule edebilen bir varlık. Biz onu istesek de, o hep bizi istemeyebiliyor.

Her, konusu ve işleyişi ile çok çekici bir film, ancak bunun dışında, kişisel olarak beğendiğim iki önemli artısını söylemeden duramayacağım şimdi. Birincisi, filmin temposu. Her, çok şükür ki bir deneysel yapım hissi vermiyor, benim gibi bağımsız pek çok filmde, yavaş tempodan ve homojenlikten uzak mesajların arasında kaybolmaktan uykuya dalıp gidiyorsanız, Her bu açıdan kıvamı tam tutturmuş. Olaylar sürekli gelişiyor, neredeyse hiç aklınızı boş bırakan, “hmm örümcek şimdi neyi simgeliyordu” anı yaşatmıyor, kendine göre bir işleyişi, bir mesajı, örgüsü var, seyirci olarak sıkılmadan takip ediyorsunuz. Ne zaman deneysel bir filme bulaşsam sonunda “yapmayın abi böyle şeyler” diyerek kalkıyordum televizyonun başından, bu o filmlerden değil. Diğer yandan, Her tabii ki bir aksiyon filmi de değil, ve en önemlisi, geleceğin teknolojisine “trailer” olmuş bir yapım değil, bu onu özel yapıyor.

İkinci önemli nokta ise benim için kişisel olarak önemliydi, bilimkurgudan, teknolojiden keyif alan biri olarak geleceği resmeden filmlerde arkaplandaki her oyuncaktan etkilenirim. Her ‘de teknoloji kesinlikle çok güzel yedirilmiş, abartılı teknolojiler yok, ancak film boyunca gördüğünüz her arayüz arkadaş canlısı, her cihazın renkleri sıcak, Thedore ‘un oyun oynadığı sahnelerdeki (2 farklı oyun görüyoruz) oyunlar birbirinden güzel ve tam her oyuncunun istediği şey aslında. Oyun karakterleri tamamen context-aware, çevreleri, Theodore ve Samantha ile etkileşim halindeler, fikir olarak da son derece cezp edici olduklarını söylemeliyim. Hepimiz bir Death Star istiyoruz tabii ki ama, Her şimdiye kadar gördüğüm en “sıcak” arayüzlere, teknolojilere ev sahipliği yapan filmlerden, Her in ince düşünülmüş gelecek anlatımını benim gibi oyuncak meraklıları çok takdir edecek.

Harika bir filmin konusunu daha çok açık etmek istemiyorum, Her ‘in yapay olan ve yapayla ilişkimiz üzerine söyleyecek bir kaç şeyi var, gösterebileceği renkli bir dünyası ve hüzünlü bir hikayesi de. IMDB ‘ye göre 2013 yapımı, ancak ben henüz izlediğimden, söyleyebilirim ki bu yıl izlediğim açık ara en iyi film.

Bonus: Siri ‘ye “Are you Her?” diye sorarsanız şöyle cevaplar veriyor:

  • “Hayır, onun zeki bir yardımcı olarak resmedilişi yapaydan daha ileri.”
  • “Hayır, o kurgusal bir yapı, ben ise sanal bir varlığım. Yine de arkadaş olabiliriz.”
  • “Sen misin, Joaquin?” (Theodore ‘u oynayan oyuncunun ilk adı)
  • “Korkarım hayır, Aranel. Fakat o seni asla benden daha iyi tanıyamaz.” (buna güldüm)
  • “Hayır. Fakat böyle düşünmen hoşuma gitti, Aranel.”

Tek bir dünya üzerine

Walter Isaacson’un yazdığı Steve Jobs’un biyografisini okudum geçen hafta, kitap üzerine fazla konuşmak istemiyorum zira biraz uzunca (540 sayfa) bir biyografi bu, kitabın bir kısmı oldukça dürüst ve yere sağlam basan kelimelerle desteklenmişse de, tabii yine de “dahi çocuk steve” balonunu patlatmak da istememişler. Yine de Apple’ın, masaüstü bilgisayar tarihinin dönüm noktası sayılacak olayların üzerine güzelce yedirilmiş hikayeleri için okunabilir.

Yalnız o 540 sayfanın içinde, bir paragraf beni biraz düşünmeye sevketti, bilmediğiniz bir şey değil ama bir paragrafta bu şekilde sunulunca daha iyi görüyorsunuz. Steve ‘in Türkiye tatiliyle ilgili o paragraf:

“Gerçek bir ilham geldi. Hepimiz bornozluyduk ve bize Türk kahvesi yaptılar. Profesör bu kahvenin başka yerlerin kahvelerinden çok farklı hazırlandığını açıklayınca, “Ne olmuş yani?” diye düşündüm. Türk kahvesi, Türkiye’deki gençlerin umrunda mıydı? Hepsi de dünyadaki diğer bütün gençlerin içtiği şeyleri içiyor, GAP’ten satın alınmış gibi görünen giysiler giyiyor ve hepsi de cep telefonu kullanıyorlardı. Diğer her yerdeki gençler gibiydiler. Artık bu dünyanın tamamının gençler için aynı olduğunu anladım birden. Ürünler yaparken aklımızda özellikle Türkiye’deki gençlerin isteyeceği bir cep telefonu ya da müzikçalar yaratmak diye bir şey yok. Artık tek bir dünyayız sadece.

don't take it personally, babe, it just ain't your story

 

Daha önce yine bir Christine Love oyunu olan Digital: A Love Story ‘den bahsetmiştim blogumda, onu oynamadıysanız neler kaçırdığınızı anlatmaya kelimeler yetmez. Christine Love kimdir, nasıl oyunlar yapar ondan bahsedeyim. Bu tarz oyunların adı Visual Novel (Görsel Roman), yani spesifik bir olay akışı, bir mesaj ve verilmek istenen bütün bir efekt var, amacınız en yüksek skoru yapmak gibi birşey değil, hatta bu oyunların kontrolü çoğunlukla sizde bile değil.

Don’t take it personally babe (kısaltarak yazacağım), 2027’de yeni atanmış, pek de başarılı bir hayatı olmayan, orta yaş krizi etkisinde kariyer değişikliği ve başarısız 2 evliliğin sonucu bir öğretmensiniz, 2027’nin gençleri de, okul mantığı da biraz daha farklı tabii. Öğrencilerin size karşı ve birbirlerine karşı tavrı çok daha, nasıl desem, serbest. Sosyal medya ve mimlerle yaşıyorlar, referanslar ve kısaltmalarla konuşmayı seviyorlar, çok da anlamayacağınız, biraz yabancı hissettirecek bir toplumdasınız, yeni kafalar ve yeni tipler var. Lezbiyen ve gay ilişkilerini rahatlıkla sürdüren öğrencileriniz (Love’un kendisi de lezbiyen ya da bu konularda “rahat” bir insandı yanılmıyorsam) var mesela, herşey bugünü andırıyor ama tam olarak oraya oturmadığınızı, karşınızdaki sınıfın sizinle aynı çağda yaşamadığını da hissediyorsunuz. Peki oyunda bir karakterseniz, karakterlerin birbirleriyle ilişkisini ve bu yeni doğan toplumu nasıl anlayacaksınız? İşte burada devreye, hikayeye  tamamen yeni bir boyut kazandıran bir kavram giriyor: sosyal medya.

Tüm öğrencileriniz AmieConnect adında Facebook türevi bir ağda takılıyorlar, bu ağ sadece okul öğrencileri için ve onlar kullanıyor, hem de sürekli. Günümüzün elinden iPhone’u düşmeyen gençleri, burada artık sınıflarda bile sürekli iş başındalar. Bilmedikleri şeyse, sizin onların durum mesajlarını, profillerini ve özel mesajlaşmalarını okuyor olduğunuz. Sınıfa ilk girdiğinizde “Yeni gelen hoca taş gibi!” minvalinde bir durum mesajını gördüğünüzde şaşırmayın diye söylüyorum, hikayenin her anında öğrencilerinizin AmieConnect’lerini izleyebiliyorsunuz, birbirleriyle olan dramalarını, aşklarını, kavgalarını görüyorsunuz, bir yandan da hikaye devam ediyor ve bunların hikayedeki size yansımasını görüyorsunuz. Çok orijinal bir hikaye anlatımı değil mi? Aynı zamanda orijinal bir “sapık” oluyorsunuz bu hikayede. Dahası, hikayenin belli yerlerinde karar vermeniz gereken dönemeçlere geliyorsunuz, bunlar hakkında konuşarak hikayeyi batırmak istemiyorum ama büyük kararlar vereceğinizi ve bazı karşılıklar alacağınızı bilmelisiniz, hikaye de sizin bu kararlarınıza göre şekilleniyor. Her bir karakterin kendine göre bir tarzı, tercihleri ve hikayesi var, Kendall gerçek bir baş belası/serseriyken, Taylor kaybettiği erkek arkadaşını yeniden kazanmak için her yolu denemeye hazır. Don’t take it personally babe ‘de merkezi bir ahlak kriteri, “doğru yol”  bulamayabilirsiniz, belki de hikaye, paralel bir evrende “almak istediğiniz ama alamadığınız kararları” aldırmak istiyordur, kim bilir?

Aynı Digital’de yaptığım gibi, çok anlatarak hikayeyi mahvetmek istemediğim için kısa kesiyorum yine. Don’t take it personally babe, bir Digital değil, ne format ne hissiyat olarak. Çok daha farklı bir dünyayı, olasılığı yaşıyor, o dünyada bir karakter olarak aldığınız kararların sonuçlarını yaşıyor ve her karakterin hayatını resmen röntgenliyorsunuz.  Her anlamda orijinal, farklı ve yaratıcı bir deneyim bu, günümüz kriterleriyle biraz da “hastalıklı” belki de, ancak kesinlikle farklı. Hikayenin size pek çok konuda pek çok mesaj vermeye çalıştığını, gizliliği, geleceği, resmiyeti, arzuları, iyi ya da kötü olacağı belli belirsiz bir toplum modelini anlatıyor size. Oynarken unutmayın, bu sizin hikayeniz değil.

Oyun, Windows, MacOSX ve GNU/Linux platformları için ücretsiz dağıtılıyor.

Akıllı Kol Saatleri

Daha önce SE MBW-150 Executive incelemesi yapmıştım, Engadget’da bu sıralar ardı ardına yeni saatler görünce hepsini derleyip ufak bir özet çıkarmak istedim, unuttuklarım ya da bahse değer görmediğim ürünler olmuş olabilir, altına yorum olarak girebilirsiniz. Bulabildiğim farklı saatleri tanıtmaya çalıştım, aralarında telefonla beraber, yarı-ayrı veya tamamen kendisi telefon gibi çalışan modeller mevcut, benim daha çok önerdiklerim Sony Ericsson olanlar, SE bu işi uzun süredir yapıyor ve ortaya becerikli ürünler çıkartıyor, tabii yazıyı okuduktan sonra kararı yine kendiniz vereceksiniz :)

SE MBW-150 Executive Edition
En üste bunu aldım çünkü bunu kullanıyorum :) Detaylı bir incelemesini zaten yapmıştım, özete dahil etmek gerekirse; MBW-150 hemen her telefonla uyumlu Bluetooth mesaj/arama/bilgi gösterme, arama reddetme,  medya oynatıcı yönetme (durdur/çal/ses),  şarkı bilgileri, senkronlu dijital saat/tarih, titreşimli uyarı, suya dayanıklılık, hırsız alarmı gibi özelliklere sahip çok şık bir kol saati, yaklaşık 7+7 gün batarya süresine sahip ve Executive dışında iki farklı modeli daha mevcut. Üstelik ekranında istediğiniz her metni gösterebildiğiniz için telefon üzerinde geliştirdiğiniz uygulamalarla işlevler arttırılabiliyor, farklı MBW-150 bağlantı yazılımları farklı ve ekstra işlevler bulundurabiliyor. (Uygulama başlatma,API,Değiştirilebilir Ana Ekran,Batarya Gösterme). Fiyatı Amazon’da 210 TL.

Devamını oku…

Sony Ericsson MBW-150, N900 üzerinde OpenWatch İncelemesi


Kendime bir kol saati arıyordum, önce akıllı, ne bileyim GSM’li, müzik çalarlı bir şeyler almayı düşündüm, ancak cebimde N900 taşırken GSM’li kol saati ihtiyacım yoktu aslında, ben de zaten James Bond değildim. Sonra aklım ThinkGeek’deki E-Ink saate kaydı, neredeyse alacaktım da. Hiçbir zaman estetik insanı olamadım, bence fonksiyonellik estetiği döver. E-Ink saat gerçekten estetik ve hoş durmasına rağmen içim rahat etmedi çünkü epey bir parayı, saati göstermekten daha teknolojik bir iş yapmayan bir alete bayacaktım, kaybet kaybet anlaşması gibi bir şey. Sonra Maemo forumlarında OpenWatch’i gördüm, oradan yola çıkıp MBW’yi araştırdım derken kendimi bir MBW-150 almış ve mutlu bir müşteri olarak buldum. İşte bu incelemede SE MBW-150 ‘yi, ne numaraları olduğunu ve N900 üzerinde OpenWatch deneyimimi anlatacağım.

Devamını oku…

Digital: A Love Story

Digital: A Love Story
“*** DIGITAL: A LOVE STORY*** Powered by Amie Workbench, (C) 1988 READY.”

Alttaki çubuk hala yanıp sönüyor ve ben ekrana bakakalmış durumdayım. Nasıl oldu, ne oldu bilmiyorum ama bu bağımsız (ve ücretsiz) oyun, sanırım az önce kafamı allak bullak etti. Digital, Amiga Workbench benzeri işletim sistemlerinin kullanıldığı, ARPANET’lerin, BBSlerin, ücretli hatların ve korsanların olduğu.. aslında hayır, bundan çok daha fazlasının olduğu zamanlarda geçiyor. O dönemi yaşamadıysanız bile, hatta “ADSL çocuğu” tabir edilebilecek yaş kitlesine bile mensupsanız, bu oyun size bir şeyler kazandıracak. Belki hissettirmek istediği nostaljiyi değil ama, nereden nereye geldiğinizi. Bu söylediklerim sizi yanıltmasın, Digital’in amacı nostalji yaptırmak değil, ya da bir tür 1988 dönemi simulatörü değil, hatta %100 gerçeklere dayalı bile değil. Sadece.. oynamanız lazım. Hakkında söylenebilecek her kelime, bu hikayeden alacağınız zevki baltalıyor aslında.
Devamını oku…

Death Note

Ey Anime izlemeyenler! Titreyin ve kendinize gelin, az önce belki de son yılların en iyi yapımlarından birinin sonunu izleme fırsatım oldu, ve içtenlikle söyleyebilirim ki, çok az yapım beni Death Note kadar etkileyebildi. Sadece 37 bölüm (ve 3 film, muhtemelen WB tarafından berbat edilmiş olsalar da. Henüz izlemedim onları) olması sorun değil, Death Note sadece iki bölümde başlayıp, daha ortalarda her şeyin değiştiği, değişime izleyiciyi de katan ve son bölüme kadar sonunu tahmin etmenin mümkün olmadığı türden bir anime.

Bu yazı çok ağır olmayan bazı spoiler bilgiler içerebilir. Uyarmadı demeyin.

Devamını oku…

Life After People

History Channel tek kelimeyle harika bir belgesel yayınlamış, Life After People belgeselinde, eğer şu an tüm insanlık bir şekilde “kaybolsa” (nasıl kaybolabileceği konusunda da teoriler sunuyor) Dünya’nın başına önümüzdeki 24 Saat’ten önümüzdeki 10,000 Yıl’a kadar neler gelebileceğini detaylıca incelemişler, çok beğendim, üstelik fazla fanteziye kaçılmamış, suyunu çıkartmadan yapmışlar.

Belgesel 1 Saat 28 Dakika sürüyor, her dakikasını beğeneceğinizi umuyorum. Daha etkili olması için tam ekran modunda izleyin. Altyazılı bir versiyon bulamadım, İngilizce yeteneğinizi konuşturursunuz artık biraz :)

(Embed ettiğim video çalışmazsa, direkt link için tıklayın.)