Oyuncu Fareleri: Logitech G9 ‘dan Logitech G500S ‘e

Emektar G9 ‘umun kablosunun arada bir temassızlık etmeye başlaması, yeni bir masaüstü sistem kurmaya karar vermemle aynı zamana denk gelince, Logitech G500S ‘e geçmiş bulundum. Gxxx serileri, Logitech ‘in önceki Gx serilerinin devamı aslında, bu sebeple ikisi arasında hem pek çok benzerlik, hem de bazı farklılıklar arasında bağlantı kurmak mümkün. Öncelikle G500S neler yapabiliyor, biraz bahsetmek gerekirse:

Fare, maksimum 8200 DPI ‘a kadar çıkabiliyor, saniyede 1000 raporlama yapabiliyor, üzerinde mavi LED ‘leri, geniş bir kasası, 27gram ‘a kadar çıkabilen ekstra ağırlık yuvası, 10 düğmesi ( 7 ‘si ekstra: 3 düğme yanda, 2si sol tuşun üzerinde, 2’si tekerleği sağa sola kaydırarak), 1 scroll geçiş butonu mevcut, ayarları ise Logitech ‘in son derece başarılı Logitech Gaming Software yazılımıyla yapılabiliyor.

Özellikler konusunda biraz konuşursam;

  • 8200 DPI tabii ki işin abartısı. Çok sayıda 4K ekranda oynamıyorsanız asla bu değerde kullanmayacaksınız. 2x 23″ FHD ekranda asla G9 ‘un sunduğu 3200 ‘ü bile tamamen kullanmadım.
  • Saniyede 1000 raporlama özelliği hoş, ancak zaten tüm oyuncu farelerinde mevcut olduğu için G500S ‘in ekstrası değil.
  • 27g ‘a kadar çıkabilen ekstra ağırlıklar hoş, fareyi ilk elime aldığımda hissettiğim hafifliği hemen çözebildim. G9 ‘da var olan bir özellikti, burada geliştirilmiş.
  • G serilerine aşina olanlar fare tekerleğinin 2 modunun olduğunu biliyor olmalılar. Bunlardan biri tek tek geçmeye olanak sağlayan “tırtıklı” mod, diğeri ise sonsuz kaydırabildiğimiz mod. Her ikisi de kullanım alanına göre son derece faydalı, zira bir oyunda tek tek geçiş önemli iken, onlarca sayfalık bir dökümanı sonsuz kaydırmada kaydırabilmek harika.

Farenin estetiği gerçekten hoş, açıkçası G9 ‘un estetiğine dair yapılan eleştirilere de hiç hak vermediğimden, bu konuda doğru kişi olmayabilirim ancak, bence bu fare kaliteli görünüyor. Ele çok iyi oturup, yorulmadan keyifle kullanabiliyorsunuz. Lazeri başarılı, ancak bu noktada nokta vuruşu yorumlar yapmak için insanın piyasadaki 100 farklı fareyi kıyaslaması lazım tabii ki, ancak diyebilirim ki, yanlış giden bir şey hissetmiyorsunuz.

G500S ile ilgili dikkat  edilmesi çok önemli üç husus var, bunların üçü de ayrı ayrı, aşil topuğu olabilecek noktalar:

Devamını oku…

Aranel Surion'un iPhone 5'i

Apple_ThinkDifferent

Yazının başlığını ben koymadım, Apple koydu, her iPhone ile cihazınıza verilen varsayılan isimlendirme bu, muhtemelen ilk seferde bulamayacağınız için söyleyeyim, değiştirmek için Hakkında ekranına gitmek gerekiyor bu cihazın. iPhone ‘un 5’i, Galaxy S’in 3’ü derken, sanırım bu cihazların hedef al(a)madığı bir kitleye aidim ben. Peki son üç cihazım N900, N950 ve N9’ken, biraz da iPhone kullanmak nasıl mı oluyor, işte şöyle oluyor:

Biliyorum ki bir trilyon iPhone incelemesi var piyasada, hiçbirini okumadımsa da hepsinin üç aşağı beş yukarı ne yazacağını kestirebilirim, bu yüzden ben yazmayacağım bunları tekrar, oldukça geç kalmış bir inceleme yerine, iPhone’u bir Linux kullanıcısı gözünden ele almayı, N9 ile kıyaslamayı, aklı fikri yerinde, penguenin anlamını bilen adamlar bunu kullanabilir mi, işte biraz bundan bahsedeyim diyorum. iPhone ‘uma para vermedim, bu yüzden 2000 lira bağlanan bu cihazları eleştirirsem kusuruma bakmayınız, en azından doğru/mantıksal bağlantılar kurmaya çalışacağım yazarken. Peki benim neler dikkatimi çekti iPhone 5’te, bunu bir “bilmeniz gerekenler” yazısı olarak ele alın:

Tasarım

Apple ürünlerinin tasarımı hep üstün ifade edilir. Bu benim için yeterince tartışmaya açık olsa da, iPhone 5’in tasarımı aman da aman değil, diğer iPhone ‘lardan ve hatta Android ‘lerden çok farklı görünmüyor aslında. İşin gerçeği bu sektörde seksiliğin tanımını en son N9 yaptı, üstüne henüz birşey konabildiğine ben inanmıyorum. Zevkler kullanıcıdan kullanıcıya değişir tabii ama, lütfen bir siyah veya cyan N9 ‘u elinize alıp, iPhone 5 bundan güzel görünüyor diyebilin, ama sesiniz titremesin. Benim iPhone tasarımına dair en kayda değer bulduğum kısmı “elma”. Evet 5’in de tabii ki bir elması var, böylece bir telefona 2000 ~ 3000 lira verebildiğinizi gösterebilme fonksiyonu korunmuş. Yalnız gerçekten inandırıcı olması açısından, mümkünse arkasına kabartma harflerle “Tek Çekim” yazdırın.

Tasarıma not düşmek gerekirse; iPhone 5 epeyce ince ve hafif, benim gibi adamların elinde kırılgan duruyorsa da alıştığınızda hoşunuza gidiyor. Gerçi incelik konusu artık mantık/ihtiyaç sınırlarını çoktan aştığından 5’in ince olup olmadığı sizin için de pek farketmeyecek. Yalnız hakkını vermek gerekiyor ki iPhone 5 hafif. Arka kasanın pek bir numarası yok, tabii burada yine N9’a kıyaslıyorum. Ancak aksessuar çeşitliliği inanılmaz olduğu için, düzgün bir kasa alırsanız hem gerçekten güzel görünen bir iPhone’unuz olacak, hem de hemen kırılmayacak, benden duymadınız. Benimkinin arkasında HTR Case  yazıyor, siyah ve kenarları göze hoş gelen bir materyalden yapılmış, bulabilirseniz öneriyorum bunu.

Soldaki ses tuşlarının yanında bir Sessiz düğmesi mevcut. iPhone’lara uzağım dedim ya, muhtemelen diğer iPhone ‘larda da var olduğunu sandığım bu tuş için Apple’ı takdir edebilirim, hem çok işlevsel, hem de o “tik” hissi çok oturaklı. Yalnız çok absürd bir hoparlör yerleşimi var ki, bir ara bozdum sandım, oysa ki parmağım kapatıyormuş. Sadede gelirsem; Nokia N9’ın halen bariz en seksi akıllı telefon olduğunu iddia edebilirim. Sonradan gelen WP’lere yapılan ufak tefek değişiklikler ve WP butonları tasarımı duman ettiyse de, N9’un tasarımı halen iPhone 5’den iyi.
Devamını oku…

Sublime Text 2: Hayalimdeki IDE

Arabalara, balıklara, hatta posta pullarına ilgi duyabilecekken, evet şu bir gerçek ki benim hobilerimden biri IDE’ler. Hatta bazı günler, ortaya bir iş çıkarmaktansa sadece açıp onların arayüzüne bakmak, sağını solunu kurcalayıp çalışmayı takdir etmek geliyor içimden. Öyle ya, rahatınıza düşkünseniz, hesap makinesi yazmak için bile, a ile b ‘yi toplamak için bile rahat bir koltuğa, 23″ er inç iki ekrana, üst seviye mouse/klavye ikilisine, hızlı bir bilgisayara ve Linux’unuzun üzerinde koşan sağlam bir IDE’ye ihtiyaç duyabiliyorsunuz. Her ne kadar göze takım elbiseyle araba tamir etmek gibi gelse de gerçek bu, uğraştığınız işi eğlenceli bir aktiviteye dönüştürmenin yolu, içine birazcık lüks katmaktan geçiyor.

Sadece bunlar da değil, sanırım bugüne kadar piyasaya çıkmış, bir şekilde birileri tarafından kullanılmış çoğu editörü denemişimdir; NetBeans, Geany, Eclipse, Qt Creator (bunun amacı farklı tabii), hatta Kate, Nano ve kısa süreliğine Vim de, bunların arasına Windows ‘da kullandıklarımı, bir gün kurcalayıp attıklarımı, bugünlerde yeni yeni sayıları artan WebIDE ‘leri de eklerseniz, evet, IDE kurcalamak bence bir hobi. En azından geçen birkaç haftaya kadar böyle düşünüyordum.

Ve sonra.. Ve sonra hayatıma Sublime Text girdi, anladım ki IDE değiştirmek bir hobi değil, bir arayış. Yukarıda saydığım kamyon yüküyle editör, pek çok farklı amaca ve kullanıcıya hizmet peşinde, Nano bu listedeki belki de en özelliksiz, sade editörken, NetBeans ‘in özelliklerinin %10 ‘u kadarını keşfettiğimi sanıyorum. Hepsini bağlayan ortak nokta nedir? Hepsi kötü görünüyor! Yazılım da yazsanız, roman da yazsanız (niye romanı bir editörde yazacağınız bu yazının konusu değil) bu editörlerin arayüzleri bir felaket. Üstelik hepsi çok ağır, açılışları da, çalışmaları da, hantallığı illa ki hissediyorsunuz. Hantal olmayanları da neredeyse hiçbir özelliğe sahip değil, şanslıysanız sentaks renklendirme yapıyorlar sadece, gerisi size kalmış. Sadece bunlar da değil, bu editörler kendi aralarında kamplaşmış gibiler, ya özelliksizler, ya da korkunç karmaşık arayüzleri ve işlevsellikten tamamen uzak yaklaşımlarıyla özelliklerini kullanasınız gelmiyor bile.
Devamını oku…

myTinyTodo ile Yapılacakları Yönetmek

Yaklaşık 3 gündür, yapılacak listesi sorunuma bir çözüm arıyordum. Bunun bir sorun halini almasının asıl sebepleri; hem N9’daki TO-DO uygulamalarının yetersizliği, hem de benim bu alanda hiçbir çözümü tam olarak benimsememem oldu. Uygulamaların kimi yetersiz, kimi fazla yeterli/karmaşık, kimisi de fazlasıyla “fantastik” geldiler ki, kendi basit liste tutma amacıma hizmet ettiremedim bunları. myTinyTodo ise, şimdiye kadar bulduğum en iyi çözüm, ve her anlamda işimi görüyor. Peki, yapılacaklarımızın listesini tutacaksak, neden myTinyTodo?

myTinyTodo, basit bir PHP betiği. Sunucunuza kurup, dileğinize göre SQLite veya MySQL üzerinden kullanabiliyorsunuz. İlk avantajı da burada, diğer bir çok çözümün aksine, Web ‘de çalıştığınız için platform-bağımsız çalışabiliyorsunuz, üstelik tüm veriler sunucunuzda saklanıyor, ve kodlar açıkta olduğu için kendinize göre bir yön verme şansınız mevcut. Son derece basit bir kurulumdan sonra, myTinyTodo ile hemen çalışmaya başlamak mümkün, üstelik oldukça da yetenekli.

  • Ayrı listeler ve etiket mümkün. İsterseniz benim gibi, tüm yapılacaklarınızı Genel adında bir listede toplayabileceğiniz gibi, çok yapılacak işiniz varsa, bunları farklı listelere dağıtabiliyorsunuz. Daha önemlisi, her yapılacak notunuza bir etiket verip, etikete göre arama yapabiliyorsunuz. Mesela “Blog”, “MeeGo”, “ITStuff”, “Angarya” gibi etiketler yaratıp, basitçe sadece angaryaları, veya blog işlerini takip edebiliyorsunuz.
  • Bütün yapılacak maddelerine bir deadline verebiliyor, öncelik belirtebiliyorsunuz. Verdiğiniz bitiş süresi size “3 gün içinde”, “yarın” gibi mantıklı kelimelerle sunuluyor. Önceliklerde ise daha da mantıklı bir şekilde, +2, +1, 0 ve -1 seçenekleri mevcut. Böylece neyin önemli olduğunu bildiğiniz gibi, neyin önemli olmadığını da bilip, dikkatinizi dağıtmamış oluyorsunuz. İsterseniz maddelere not eklemeniz de mümkün.
  • Yapılacaklar size son derece sade bir arayüzde, gerekli her şeyi (öncelik,madde,bitiş tarihi ve not) tek satırda, renklendirilmiş şekilde veriliyor. Anlamak için bir bakış yeterli.
  • Listelerinizi isterseniz parola korumalı hale getirebiliyorsunuz, ayrıca yine isterseniz, bazı listeleri halka açık hale getirmek, hatta RSS üzerinden besleme vermek de mümkün. Böylece, kapalı kapılar ardında kalması gerekmeyen işlerinizi, etrafınızdakilerle paylaşmanız mümkün hale getirilmiş.
  • MyTinyTodo ‘nun harika uyumlu bir mobil versiyonu da var, http://kurulumunuz.com/?pda yapıp, akıllı cihazlarınızdan bu kullanımı son derece kolay arayüze erişebiliyorsunuz ki, büyük bir artı. N9 için konuşursam, şimdiye kadar gördüğüm en iyi TO-DO web arayüzü bu yazılımda. Daha da iyisi, arayüzün tamamı dinamik, sayfalar arasında gezinmiyorsunuz. Üstelik eklediğiniz yeni maddelerde “/” işaretiyle akıllı özellikler kullanmak mümkün. Mesela, “/+1/ MyTinyTodo’dan bahset /Blog/” yazıp, Blog etiketine +1 öncelikte bir madde eklemek mümkün.
  • Bunların dışında, myTinyTodo, isterseniz yapılacaklarınızı sıralama ve CSV veya iCalendar olarak dışa aktarma yeteneğine de sahip. Türkçe dil desteği de myTinyTodo ‘da mevcut.

Özetlemek gerekirse; myTinyTodo son derece sade, pratik, oldukça fonksiyonel ve de güvenli. Üstelik senkronizasyon derdiniz olmadığı gibi, mobil kullanmak da mümkün.

Beni myTinyTodo ‘ya kadar getiren yol oldukça sıkıcıydı, açıkçası MTT ‘ye de fazla güvenmemiş, kurduktan sonra kendime göre yeniden dizayn etmeyi düşünüyordum. Biraz kullandıktan sonra, işin gerçeği şu ki, bu küçük web yazılımında ihtiyacım olan her şey, fazlasıyla iyi düşünülmüş ve entegre edilmiş bile!  myTinyTodo,  yaklaşık 1 yıldır yeni sürüm vermemiş olmasına rağmen, benim nezdimde en başarılı TO-DO uygulaması.

Demo ve indirmek için:  myTinyTodo.net

don't take it personally, babe, it just ain't your story

 

Daha önce yine bir Christine Love oyunu olan Digital: A Love Story ‘den bahsetmiştim blogumda, onu oynamadıysanız neler kaçırdığınızı anlatmaya kelimeler yetmez. Christine Love kimdir, nasıl oyunlar yapar ondan bahsedeyim. Bu tarz oyunların adı Visual Novel (Görsel Roman), yani spesifik bir olay akışı, bir mesaj ve verilmek istenen bütün bir efekt var, amacınız en yüksek skoru yapmak gibi birşey değil, hatta bu oyunların kontrolü çoğunlukla sizde bile değil.

Don’t take it personally babe (kısaltarak yazacağım), 2027’de yeni atanmış, pek de başarılı bir hayatı olmayan, orta yaş krizi etkisinde kariyer değişikliği ve başarısız 2 evliliğin sonucu bir öğretmensiniz, 2027’nin gençleri de, okul mantığı da biraz daha farklı tabii. Öğrencilerin size karşı ve birbirlerine karşı tavrı çok daha, nasıl desem, serbest. Sosyal medya ve mimlerle yaşıyorlar, referanslar ve kısaltmalarla konuşmayı seviyorlar, çok da anlamayacağınız, biraz yabancı hissettirecek bir toplumdasınız, yeni kafalar ve yeni tipler var. Lezbiyen ve gay ilişkilerini rahatlıkla sürdüren öğrencileriniz (Love’un kendisi de lezbiyen ya da bu konularda “rahat” bir insandı yanılmıyorsam) var mesela, herşey bugünü andırıyor ama tam olarak oraya oturmadığınızı, karşınızdaki sınıfın sizinle aynı çağda yaşamadığını da hissediyorsunuz. Peki oyunda bir karakterseniz, karakterlerin birbirleriyle ilişkisini ve bu yeni doğan toplumu nasıl anlayacaksınız? İşte burada devreye, hikayeye  tamamen yeni bir boyut kazandıran bir kavram giriyor: sosyal medya.

Tüm öğrencileriniz AmieConnect adında Facebook türevi bir ağda takılıyorlar, bu ağ sadece okul öğrencileri için ve onlar kullanıyor, hem de sürekli. Günümüzün elinden iPhone’u düşmeyen gençleri, burada artık sınıflarda bile sürekli iş başındalar. Bilmedikleri şeyse, sizin onların durum mesajlarını, profillerini ve özel mesajlaşmalarını okuyor olduğunuz. Sınıfa ilk girdiğinizde “Yeni gelen hoca taş gibi!” minvalinde bir durum mesajını gördüğünüzde şaşırmayın diye söylüyorum, hikayenin her anında öğrencilerinizin AmieConnect’lerini izleyebiliyorsunuz, birbirleriyle olan dramalarını, aşklarını, kavgalarını görüyorsunuz, bir yandan da hikaye devam ediyor ve bunların hikayedeki size yansımasını görüyorsunuz. Çok orijinal bir hikaye anlatımı değil mi? Aynı zamanda orijinal bir “sapık” oluyorsunuz bu hikayede. Dahası, hikayenin belli yerlerinde karar vermeniz gereken dönemeçlere geliyorsunuz, bunlar hakkında konuşarak hikayeyi batırmak istemiyorum ama büyük kararlar vereceğinizi ve bazı karşılıklar alacağınızı bilmelisiniz, hikaye de sizin bu kararlarınıza göre şekilleniyor. Her bir karakterin kendine göre bir tarzı, tercihleri ve hikayesi var, Kendall gerçek bir baş belası/serseriyken, Taylor kaybettiği erkek arkadaşını yeniden kazanmak için her yolu denemeye hazır. Don’t take it personally babe ‘de merkezi bir ahlak kriteri, “doğru yol”  bulamayabilirsiniz, belki de hikaye, paralel bir evrende “almak istediğiniz ama alamadığınız kararları” aldırmak istiyordur, kim bilir?

Aynı Digital’de yaptığım gibi, çok anlatarak hikayeyi mahvetmek istemediğim için kısa kesiyorum yine. Don’t take it personally babe, bir Digital değil, ne format ne hissiyat olarak. Çok daha farklı bir dünyayı, olasılığı yaşıyor, o dünyada bir karakter olarak aldığınız kararların sonuçlarını yaşıyor ve her karakterin hayatını resmen röntgenliyorsunuz.  Her anlamda orijinal, farklı ve yaratıcı bir deneyim bu, günümüz kriterleriyle biraz da “hastalıklı” belki de, ancak kesinlikle farklı. Hikayenin size pek çok konuda pek çok mesaj vermeye çalıştığını, gizliliği, geleceği, resmiyeti, arzuları, iyi ya da kötü olacağı belli belirsiz bir toplum modelini anlatıyor size. Oynarken unutmayın, bu sizin hikayeniz değil.

Oyun, Windows, MacOSX ve GNU/Linux platformları için ücretsiz dağıtılıyor.

Akıllı Kol Saatleri

Daha önce SE MBW-150 Executive incelemesi yapmıştım, Engadget’da bu sıralar ardı ardına yeni saatler görünce hepsini derleyip ufak bir özet çıkarmak istedim, unuttuklarım ya da bahse değer görmediğim ürünler olmuş olabilir, altına yorum olarak girebilirsiniz. Bulabildiğim farklı saatleri tanıtmaya çalıştım, aralarında telefonla beraber, yarı-ayrı veya tamamen kendisi telefon gibi çalışan modeller mevcut, benim daha çok önerdiklerim Sony Ericsson olanlar, SE bu işi uzun süredir yapıyor ve ortaya becerikli ürünler çıkartıyor, tabii yazıyı okuduktan sonra kararı yine kendiniz vereceksiniz :)

SE MBW-150 Executive Edition
En üste bunu aldım çünkü bunu kullanıyorum :) Detaylı bir incelemesini zaten yapmıştım, özete dahil etmek gerekirse; MBW-150 hemen her telefonla uyumlu Bluetooth mesaj/arama/bilgi gösterme, arama reddetme,  medya oynatıcı yönetme (durdur/çal/ses),  şarkı bilgileri, senkronlu dijital saat/tarih, titreşimli uyarı, suya dayanıklılık, hırsız alarmı gibi özelliklere sahip çok şık bir kol saati, yaklaşık 7+7 gün batarya süresine sahip ve Executive dışında iki farklı modeli daha mevcut. Üstelik ekranında istediğiniz her metni gösterebildiğiniz için telefon üzerinde geliştirdiğiniz uygulamalarla işlevler arttırılabiliyor, farklı MBW-150 bağlantı yazılımları farklı ve ekstra işlevler bulundurabiliyor. (Uygulama başlatma,API,Değiştirilebilir Ana Ekran,Batarya Gösterme). Fiyatı Amazon’da 210 TL.

Devamını oku…

İzlenesi Animeler

Anime izlemeye daha yeni başladım sayılır ama şimdiden bir çok güzel seriyi bitirecek vaktim oldu, bazı seriler o kadar eğlenceli, bazıları o kadar derin oluyor ki çizgilerle anlatılabilen hikayelere şaşırıp kalıyorsunuz, sanat işte böyle bir şey olmalı. Hangi medyanın üzerine durduğuyla değil içeriğiyle sanat. Eğer siz de benim gibi 300-500 bölümlük devasa serileri takip edecek vakit bulamıyorsanız, denemenizi önereceğim bir kaç güzel anime var burada:

1. Death Note: Daha önce buna bir yazı ayırmıştım hatta. Kesinlikle izlenmesi lazım. Sebepleri de burada.
2. Elfen Lied: Fantastik, kısa ve eğlenceli bir anime. Kafa bulandırmadan, anlatmak istediğini anlatıp gidiyor. Sonu için bile izlenebilir.
3. Serial Experiments Lain: Bunu üçüncülüğe düşürmemin tek sebebi kafa kaynatıcı olması. İlginizi vermezseniz ya da anlatmak istediği konuya ilgi duymuyorsanız 10 küsür bölümü bitirip “ee neydi lan bu?!” diye kalabilirsiniz. Yok benim izlediğim anime bana da bir şeyler katmalı, tasarımıyla alkış toplamalı diyorsanız mutlaka izlemeniz gerekiyor.
4. School Days: Kategori dışı diyeyim buna. Tür olarak Drama,Ecchi ve Komedi diyebiliriz zira kısa sürmesine rağmen 2-3 bölümde bir resmen tür değiştiriyor School Days. Önce komik, sonra Ecchi ve sonra da dramatik bir kapanışla bitiyor. Bir kaç bölümü hariç de sıkmıyor üstelik, sadece karakterleri için bile izlenir. (Setsuna <3) 5. Shuffle!: Bunun henüz başlarındayım ama gidişata bakarak diyebilirim ki, kafa dağıtmak için Shuffle. Hatta ağır bir animeyle arka arkaya koyarsanız en iyisi. Fazla düşündürmeden, yormadan, mantık aratmadan güldürüp eğlendirip gidiyor Shuffle. Karakterlerinin çok ilgimi cezbettiklerini söyleyemeyeceğim ama, aralarındaki ilişkileri falan takip edebilirsiniz. Ya da en güzeli fazla sallamayıp kafa dinlendirici olarak kullanabilirsiniz.

Halen bu güzelliklerle tanışmadıysanız geç kalmış değilsiniz. İzlemek için sizden ekstra bir birikim, japon kültürüne derin bir ilgi de istenmiyor üstelik, hepsi kendi çapında oldukça rahat izleniyor, detaya boğarak öldürmüyor. Ben izlemek için Animefreak.tv adresini kullanıyorum, mümkünse İngilizce dilde izlemeye çalışın, diğer dillerdeki (ve Türkçe’deki) çeviriler rezil rezil ve rezil olabiliyor.

Konu-dışı: Kaçırdınız ama, oyunlarla ilgilenenler Steam Summer Sale’dan umarım bir şeyler kapabilmiştir. Ben epey bir şey kaptım, 5-10 dolara harika şeyler sattılar. Steam’i izleyin, haberiniz olsun, bence.

Death Note

Ey Anime izlemeyenler! Titreyin ve kendinize gelin, az önce belki de son yılların en iyi yapımlarından birinin sonunu izleme fırsatım oldu, ve içtenlikle söyleyebilirim ki, çok az yapım beni Death Note kadar etkileyebildi. Sadece 37 bölüm (ve 3 film, muhtemelen WB tarafından berbat edilmiş olsalar da. Henüz izlemedim onları) olması sorun değil, Death Note sadece iki bölümde başlayıp, daha ortalarda her şeyin değiştiği, değişime izleyiciyi de katan ve son bölüme kadar sonunu tahmin etmenin mümkün olmadığı türden bir anime.

Bu yazı çok ağır olmayan bazı spoiler bilgiler içerebilir. Uyarmadı demeyin.

Devamını oku…

Nokia N900 İncelemesi

Nokia N900 ve Maemo 5 hakkında bir inceleme yapacağımı söylemiştim, yeni oyuncağım geldiğinden beri bir gün bile ayrı düşmüyoruz, ben de ona gereken sevgiyi veriyorum tabii. N900, AIO (Herşey Dahil?) diyebileceğimiz akıllı telefon türüyle, Internet Tablet melezi bir cihaz, ya da Nokia’nın tabiriyle mobil bilgisayar. 3G, GPS, 5mp Kamera gibi bütün Akıllı telefonların yanı sıra, sağlam bir donanım ve eşsiz bir işletim sistemiyle (değineceğim), piyasada bu sıfatın hakkını en iyi verebilecek cihazlardan olduğunu söyleyebiliriz. Henüz Türkiye’ye gelmediğinden-ve gelmeyeceği tahmin edildiğinden- bir incelemesi yoktu, eksik kalmasın =)


Devamını oku…

MacOSX Deneyimlerim

Şimdiye kadar Maclerden özenle uzak kalmış biri olarak(sevmiyorum seni Apple!) geçenlerde ister istemez Mac kullanmak zorunda kaldım. Bir adet Intel G5 üzerinden MacOSX kullanmış oldum ve kesinlikle alışılmışın dışında bir tecrübe oldu benim için. O sistemi halen kullanıyorum hatta. Bir hafta kadar önce, iş için bana ayrılmış bilgisayarın bir Mac olduğunu ve benim MacOSX ile hiç aram olmadığını düşününce, biraz araştırma yapmam gerekti.

Devamını oku…