Bu Yaz için bir Okuma Listesi

Yazın okumayı umduğum kitapları şöyle bir derleyip listeledim. Kitapların son ikisi hariç gerisi İngilizce ve geneli IT mevzularına yönelik kitaplar, amacım aynı anda hepsini öğrenmekten veya ders çalışır gibi okumaktan çok -ki varyasyona bakılırsa her birini hakkını vererek okumak zor-, merakımı gidermek olacak ve muhtemelen hepsini bitiremeyeceğim, yine de:

  • Understanding the Linux Kernel, 3rd Edition

Bu kitabı ekleyerek aslında biraz hile yaptım, zira ilk chapterlarını zaten okumuştum. Linux ‘ta süreçler, bellek yönetimi, zamanlama, çekirdek senkronizasyonu, çağrılar ve sinyaller, dosya sistemleri derken çekirdeği iyice bir inceleyen, daha önemlisi sadece kodları ve metodları yazıp geçmek yerine Internet deyimiyle ELI5 (Explain like I’m Five – Beş yaşındaymışım gibi anlat) yapan bir kitap, benim gibi çekirdeğin yüzeyini bir miktar kazımak ve bunu masal okur gibi baştan sona okuyarak yapmak istiyorsanız zannederim ki bunu sağlayabilecek yegane  kitaplardan biri bu. Kitabın kendisi bibliyografisi hariç 850 sayfa olduğundan okuduğum her şeyi hatırlamayacağım muhakkak, yine de yakın olduğum bir sistem olduğundan uzaylı hissetmeyeceğim okurken.

  • Game Engine Architecture, 2nd Edition

Muhtemelen bu yaz okuyacağım en eğlenceli kitaplardan biri bu, içeriğine yalnızca şöyle bir göz gezdirdim, sürprizi bozmadım kendime. Anlatım fazlasıyla detaylı görünüyor, ben daha çok yüzeysel olarak “yav oluyor da nasıl oluyor” gibi okuyacağım için muhtemelen atlaya atlaya okuyacağım bu kitabı. Bence eğlenceli olacak.

  • Practical Malware Analysis: The Hands-on Guide to Dissecting Malicious Software

Eheh, bir başka “yav oluyor ama nasıl” kitabı da burada. Gerçi bunun nasıl olduğuna dair bir miktar arkaplanım var, ancak pratiğim yok. Kendime birkaç hedef seçip biraz kurcuklamayı düşünüyorum,  Her aşamada okurun “elinden tutan” bir kitaba benziyor, bakalım.

  • Programming Logic & Design, Comprehensive 8th Edition

Kitabı bir yerde öneri olarak gördüğümü hatırlıyorum, listemde olmasının başka pek bir sebebi yok, indeksten gördüğüm kadarıyla bir kısmı haliyle bilindik şeyler, ancak bir o kadar da heyecan uyandıran başlıklar var, çok yüzeysel kalmazsa okuyacağım, baktım olmuyor bunu Laurens Van Houtven ‘in kendi iddiasına göre “herkesin anlayabileceği kripto kitabı” olan Crypto 101 ile değiştirebilirim, kriptolojiden var olan kütüphaneleri kullanmak -ve bazılarından kaçınmak- dışında hiç anlamadığımdan Houtven doğruyu mu söylemiş, yoksa benim mi kafam basmıyor görebileceğiz okuyabilirsem.

  • The Design of Everyday Things, Revised & Expanded Edition

Yukarıdakiler içinizi açmadıysa bu bir değişiklik olabilir; Donald Norman ‘ın kitabı başlığında ne diyorsa onu anlatıyor, etrafımızdaki günlük eşyaların tasarımı, bize etkisi ve bizde uyandırdıkları, hem tasarımcılar hem de olmayanlar için yazdım diyor Norman. Henüz başlayamadımsa da birkaç sayfasına şöyle bir göz gezdirme fırsatım oldu, kapılardan, pillerden ve ofis yazılımlarından bile örneklerle eğlenceli ve dostça bir dili olduğu kesin.

  • Sonsuzluğun Sonu (Isaac Asimov)

Sci-fi meraklısı olarak Asimov ‘un kitaplarını hiç okumamış olmaktan utanmıyorum desem yalan olur, çılgınca övülmüş ve üstelik son derece kısa bir kitabıyla bu yazarın bir ucundan tutacağım bu sefer.

  • Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (Zürcher)

Bu aslında kendi seçimimden çok biraz bana “itilmiş” bir kitap oldu ancak ne yalan söyleyeyim, ekşisözlük başlığına şöyle bir göz gezdirince ilgimi kesinlikle kazandı, büyük ümitlerle başlayacağım, şimdilik az bir kısmını okudum ve bilimsel bir yorumunu yapamayacak olduğum bir gerçekse de, sıradan bir yorum getireyim: “en azından sıkıcı değil”, hali hazırda elimde olup da bu kadar övülmüş bir kitabı kenara kaldıramazdım değil mi?

Kitaplarım bu kadar, önerilere açığım! :)

Not: Bu kitapların hepsinin *bir yerlerde* PDF ‘leri olduğunu gördüm, herhangi birini okumak isterseniz Google ‘a bir danışabilirsiniz.

MyGameList

mygamelistMyGameList, benim MyAnimeList.net  ‘den esinlenerek oluşturduğum, bir haftasonu artık oynayacağım oyunların listesini tutamadığımı, oynadıklarımın da adını bile unuttuğumu farkedince ortaya çıkan bir çevrimiçi oyun koleksiyonu.

Aslında bu işi yapan myvideogamelist.com gibi site de var, ancak maalesef son derece dar bir veritabanındaki oyunları eklemeye izin veriyor, kişiselleştirebilir değil ve sosyal araçlarına da pek ihtiyacım yoktu, ben de ortaya daha hafif ve sadece istediğim şeyi yapacak (oyunları listeleyecek) bir MyAnimeList klonu koymak istedim. İşte bu sebeple PHP ve MySQL ile sadece birkaç yüz satırdan ibaret bir Twitter Bootstrap çözümü ortaya çıkmış oldu: MyGameList.

Şuanki haliyle bir Steam rozeti gösterebiliyor, oyunlarınızı kategorileyebiliyor ve isim, puan, tür, platform, öncelik ve sahip olduğunuz ortama göre ayırt edebiliyor, üstelik hepsini de en azından benim gözüme temiz gelen bir arayüzde Internet ‘te gösterebiliyor.

Yapamadığı şeyler ise, henüz bir oyun ekleme arayüzü yok (ihtiyaç duymadım, PHPMyAdmin ile halledebilirsiniz) ve ileride eklemeyi düşündüğüm TheGamesDB.net API bağlantısı henüz yok, ancak MyAnimeList ‘in iş görecek bir “oyun katalogu” kopyası olarak iyi iş görüyor.

 Kodu görmek veya kurup kullanmak isterseniz: http://github.com/AranelSurion/mygamelist

Gururlu Korsan

a-p2p_filesharing_the_pirate_bay_black_background_flags_seeds_wallpaper-42553

The Pirate Bay ‘in bir kez daha saldırıya uğradığı, ve -umut ediyorum ki- kendini tekrar toplayacağı bir başka polis-devlet güç gösterisinin ardından, korsan ve korsanlık hakkında bir kaç kelam etmenin önemine daha fazla inandım, aksi taktirde meydanı “ben orijinal aldım sen de al” ve “Ne yapayım Ferrari ‘me LPG mi taktırayım?” gibi “haklı ve çok anlamlı” önermelere bırakmış olacağız gibi görünüyor.

Öncelikle, bir mini test: korsana karşı mıyız? Eğer korsana tamamen karşıysak, şimdi sıralı olarak şu önermeleri de kabulleniyor olmalıyız, zira pratik sonuçları bunlardır:

  • Sanatın maddiyatla çok alakası vardır. Öyle ki, parası olmayan veyahut bütçesi buna elvermeyenler bir kitaptan keyif almamalı, ücretini ödeyemediği müziği dinlememeli -hatta kulak kapatmalı?-, oyunlar ve çizgi romanlar gibi eğlence ürünlerinden parası olanlar gibi keyif alamamalıdır. Daha da ileri götürürsek, “pis fakirler” ücretini ödeyemediği heykeli görmemeli, bir bilgisayarı BIOS ekranından öteye açamamalıdır.

  • Üretkenlik tamamen maddiyat varsa mümkün olmalıdır. Harika bir grafik tasarım yeteneğiniz varsa bile, Photoshop ‘un lisansını ödeyemiyorsanız MS Paint ‘te -veya PS kadar etkili olmayan alternatiflerde- yetenek heba etmelisiniz. Kendi hayatınızdan, deneyimlerinizden yola çıkarak kafanızda tasarladığınız o harika oyun deneyimini, oyun motorunun lisansını ödeyemiyorsanız hayata geçirmemelisiniz. Özetle, paranız yoksa size girişim şansı yok. Git yerleri sil, yemek taşı, sana verilen monoton görevi yerine getir köle!

  • Parasını ödeyemeyenler sosyalleşmemelidir. Hepimiz Game of Thrones ‘u Netflix ‘den izliyoruz, Titanfall ‘ı ilk çıktığında yüz liraya aldık. Sen alamadığın için izleyemedin/oynayamadın/dinleyemedin veya okuyamadın, dolayısıyla şimdi bizimle bu konularda konuşacak kültürel deneyimin yok, kenara çekil ve “senin gibilerle” (= sınıfınla) beraber tavla eşliğinde ekmeğin kaç lira olduğunu tartış. Kültür senin neyine.

Devamını oku…

urandom.aranelsurion.org (Tumblr içerir!)

tumblr

Blogun detaylı, açıklamalı formatından uzak kalan, daha kişisel, çabucak yazıp yayınlayabileceğim yeni bir mecraya başladım; Tumblr. Çok uzun olmayan, sık güncellenen, bol ekran görüntülü/fotoğraflı çabuk yazılar atacağım, Twitter ‘dan uzun, blog yazılarından kısa, biraz daha gevşek ama umuyorum ki ilginç olacak. Tumblr ‘ın avantajı, birkaç saat içerisinde basit, temiz bir sayfayı hazırlayabilmek, ve mobil uygulamasıyla olsun, subdomain desteğiyle olsun, her yerden ulaşabilmek oldu, beklediğimden çok daha düzgün bir sosyal platform çıktı Tumblr.

Lafı uzatmadan, kısa kısa, daha kişisel yazılarım şurada: http://urandom.aranelsurion.org

Uzuun uzun, detaylı detaylı, kitabını yazıyormuşcasına yazılarım ise buradan devam. :)

Haswell Masaüstü Toplamak

mybuild
2008 ‘den beri kullandığım önceki PC’mi birkaç ay önce emekli ettim; geçen sürede bana iyi hizmet ettiyse de birkaç GB ‘dan ibaret RAM ‘i artık modern yazılımlarda gün yüzü göstermiyor, ekran kartı bu yılın oyunlarını artık açamıyor ve sistem genel anlamda yavaşladıkça yavaşlıyordu. Bu seferki sistemimi toplarken, her şeyden olsun istedim. Birkaç VM çalıştırabileceğim, biraz lüks görebileceğim, hızlı açılıp hızlı kapanan, oyuncu yanımı mutlu edecek, her türlü yükün altından kalkabilecek bir sistem. Bütün bunların yanında hem güçlü, hem eski günlerdeki gibi toplaması/dağıtması eğlenceli ve taşınabilir olması da ek özellikler olacaktı. Son olarak da güvenilir, sessiz ve serin olmasını istedim. Sistemi toplamaya esasen Haziran ‘da başladım, Temmuz da bitirdim ancak ekran kartı sorunları gün yüzü göstermeyince, ancak bu ay son halini alabildi.

Mobil olmak/olamamak

Önceki sistemden, içinden 1TB ‘lık WD10EZEX ‘i kapıp, içinde çok eski ve nazar değmesin, şaşırtıcı derecede sağlam bir Seagate 140GB bırakarak ayrıldım. Henüz vakit bulup girişemedim ancak, onu da bazı ek projelerde kullanmayı düşünüyorum, henüz yaratıcı bir fikir bulamadığımdan şimdilik Steam In-Home Streaming amacı görünüyor ufukta. Doğruyu söylemek gerekirse, ideal teknolojilere kendimi çabuk kaptırıyorum. Yaklaşık olarak Ultrabook ‘lar ile iPad arasında bir yerde, bir daha yeni bir masaüstü sisteme ihtiyaç duymayacağıma ikna olmuştum. Sadece bekleyip, masaüstü performansı ile kolaylığı bir araya toplayacak “o” cihazın bir yerden gelmesini bekliyordum. Belki Apple, OS X’li, performanslı bir iPad yapacaktı (buna pek de inanmadım tabii), belki de Surface Pro hayatımıza i7 ‘leri ve tam teçhizatlı Windows 8.1 ‘leri getirecekti, ben de onu silip Linux kuracaktım ya da böyle bir şey. Kabul etmeliyim ki, ne teknoloji, ne firmalar ne de tüketici benim kadar aceleci değilmiş, sonuç olarak “o cihaz” halen çıkmadı, ihtiyaç da artınca, masaüstüne bir anda daha sıcak bakmaya başladım. Taşınabilir cihazların önemli bir dezavantajı, “taşınamaz” senaryolara adapte olamamaları, başarılı denemeler olduysa da henüz halen “iPad ‘imi şu docka koyunca karşıma tam teçhizatlı bir PC arayüzü geliyor, FHD ekranlarımda klavye/mouse ile iş görüyorum” senaryosu gerçeklenmiş değil, bu cihazlar öyle görünüyor ki en azından bir süre daha hoş oyuncaklar olarak tüketim odaklı kalmaya devam edecekler.

Planlama kısmı

İş parçaları ve bütçeyi belirlemeye gelince, geçen yıllarda PC bileşenlerini büyük ölçüde kenardan izlediğimden, paslanmışım. Hedefim bilinçli tüketiciliğin nirvanasına ulaşmak olduğundan, her bir bileşene ayrı ayrı dikkat ettim, özenle seçtim. Bütçeyi ilk başta 3000 Lira olarak belirlediysem de, kademeli olarak 3500 ve en son 4000 Lira ‘ya çıkmış oldum, bu noktada yukarıda saydığım pek çok beklentimi gerçekleştirdiysem de bir kaçının çok da mantıklı olmadığını da bu noktada farkettim, anlatacağım üzere, taşınabilirlik ve sessizlik taleplerimden feragat ettim, benim için en öncelikli nitelikler bunlar olmadığı için ortaya dengeli bir sonuç çıkmasına engel olmadılar.

Devamını oku…

“Her” (Aşk)

Yapay zeka ve gelecek filmlerini “yapay” kılan yegane unsur, gelecek olgusuna olan takıntıları olsa gerek. Her, farklı bir film, yapay zekanın dibine vurup Skynet ‘e ulaşmadığınız, uçan arabalardan ve ışın kılıçlarından kafanızı kaldırıp, sıcak bir yaz akşamı balkonda yıldızları izlediğiniz bir film. Ama yanınızda AI kız arkadaşınızla. Her ‘de film aslında iki koldan ilerliyor gibi, bir yanda Theodore ‘un boşanmak üzere olduğu karısı ile eski güzel günlerin nostaljisini yapıyoruz, ki buralarda bilimkurgudan akıllıca kaçınılmış, diğer yanda ise istemeye istemeye yıkılıp kül olmuş bu ilişkiden, “işletim sistemi” olarak çağırılan yapay ilişkilere bir kaçış var, filmin bilimkurgu kısmı burada başlıyor.

Her şey Theodore ‘un “işletim sistemi” ile tanışması ile başlıyor. Her ‘in geleceğinde teknoloji çok erişilmez bir şey değil. Samantha, yani “işletim sistemi” bir anlamda Theodore ‘a muhtaç, varlığının başlangıcını ona borçlu. Diğer yandan, Theodore da öyle. Filmin etkileyici bir şekilde, hissi iyi vererek anlattığı bir aşk hikayesinin kalıntılarından kurtulamamış bir karakter Theodore, bu kötü deneyim onu kısıtlıyor, diğer yandan mesleği onu daha da romantik bir karakter yapıyor, Theodore başkalarının aşk mektuplarını yazan bir sanatçı aslında. Bütün bunların altında Samantha ile Theodore ‘un tanışmasını, Samantha ‘yı Theodore ‘un çevresinde bir “engelli” yapan detayları, ve nihayetinde Theodore ‘un ve biz insanların “engellerini” net bir şekilde görüyoruz, Theodore kısa sürede Samantha ‘ya bağlanıyor ve bir süre sonra fark ediyoruz ki caddelerde herkes telefonunda “biriyle” konuşuyor. Filmin bu noktada çizdiği resim günümüzden hiç de uzak sayılmaz, zira bugün de genellikle bize ilk “Günaydın” diyen bir bilgisayar ekranı, yatmadan önce son baktığımız ise bir akıllı telefon. Ancak Samantha, bunların aksine, bir “alet” değil, kişilik geliştirebilen, kişilik simule edebilen bir varlık. Biz onu istesek de, o hep bizi istemeyebiliyor.

Her, konusu ve işleyişi ile çok çekici bir film, ancak bunun dışında, kişisel olarak beğendiğim iki önemli artısını söylemeden duramayacağım şimdi. Birincisi, filmin temposu. Her, çok şükür ki bir deneysel yapım hissi vermiyor, benim gibi bağımsız pek çok filmde, yavaş tempodan ve homojenlikten uzak mesajların arasında kaybolmaktan uykuya dalıp gidiyorsanız, Her bu açıdan kıvamı tam tutturmuş. Olaylar sürekli gelişiyor, neredeyse hiç aklınızı boş bırakan, “hmm örümcek şimdi neyi simgeliyordu” anı yaşatmıyor, kendine göre bir işleyişi, bir mesajı, örgüsü var, seyirci olarak sıkılmadan takip ediyorsunuz. Ne zaman deneysel bir filme bulaşsam sonunda “yapmayın abi böyle şeyler” diyerek kalkıyordum televizyonun başından, bu o filmlerden değil. Diğer yandan, Her tabii ki bir aksiyon filmi de değil, ve en önemlisi, geleceğin teknolojisine “trailer” olmuş bir yapım değil, bu onu özel yapıyor.

İkinci önemli nokta ise benim için kişisel olarak önemliydi, bilimkurgudan, teknolojiden keyif alan biri olarak geleceği resmeden filmlerde arkaplandaki her oyuncaktan etkilenirim. Her ‘de teknoloji kesinlikle çok güzel yedirilmiş, abartılı teknolojiler yok, ancak film boyunca gördüğünüz her arayüz arkadaş canlısı, her cihazın renkleri sıcak, Thedore ‘un oyun oynadığı sahnelerdeki (2 farklı oyun görüyoruz) oyunlar birbirinden güzel ve tam her oyuncunun istediği şey aslında. Oyun karakterleri tamamen context-aware, çevreleri, Theodore ve Samantha ile etkileşim halindeler, fikir olarak da son derece cezp edici olduklarını söylemeliyim. Hepimiz bir Death Star istiyoruz tabii ki ama, Her şimdiye kadar gördüğüm en “sıcak” arayüzlere, teknolojilere ev sahipliği yapan filmlerden, Her in ince düşünülmüş gelecek anlatımını benim gibi oyuncak meraklıları çok takdir edecek.

Harika bir filmin konusunu daha çok açık etmek istemiyorum, Her ‘in yapay olan ve yapayla ilişkimiz üzerine söyleyecek bir kaç şeyi var, gösterebileceği renkli bir dünyası ve hüzünlü bir hikayesi de. IMDB ‘ye göre 2013 yapımı, ancak ben henüz izlediğimden, söyleyebilirim ki bu yıl izlediğim açık ara en iyi film.

Bonus: Siri ‘ye “Are you Her?” diye sorarsanız şöyle cevaplar veriyor:

  • “Hayır, onun zeki bir yardımcı olarak resmedilişi yapaydan daha ileri.”
  • “Hayır, o kurgusal bir yapı, ben ise sanal bir varlığım. Yine de arkadaş olabiliriz.”
  • “Sen misin, Joaquin?” (Theodore ‘u oynayan oyuncunun ilk adı)
  • “Korkarım hayır, Aranel. Fakat o seni asla benden daha iyi tanıyamaz.” (buna güldüm)
  • “Hayır. Fakat böyle düşünmen hoşuma gitti, Aranel.”

Casablanca ‘ya Taşındım!

Blogumun Dreamhost ‘taki süresi bu ay bitti, orada host ettiğim başka bir şey de kalmayınca, yıllık $120 çıkıvermek yerine bloga yeni bir ev bulmak şart oldu. İşin gerçeği, Dreamhost ‘ta olduğum sürede -3 yıl oluyordur- blog çok da iyi çalışmıyordu, ücretli bir servise göre son derece yavaş olması bir yana, sunucunun timeout ‘ları son derece düşük oluyor ve kullanıcıyı kolayca 503 ‘e, hatta yanlışlıkla 404 ‘e gönderebiliyordu maalesef. Dreamhost ‘un teknik servisini ve yönetim panelini her zaman beğendim, ancak Dreamhost ‘ta şimdiye kadar ne host etmek istediysem, yavaş/sorunlu çalıştığı gibi, bu konuda şikayetlerinizde PS almanızı -ki fiyatları uçurumdu bir aralar- öneriyorlar.

Yeni evimiz, Casablanca! Casablanca, benim Raspberry Pi tabanlı sunucum, ve kendisi oldukça maharetli, çok amaçlı. 2TB bir diske ve salondaki HDTV’me sahip, gerekirse diye TV sehpasının altında bir de basit klavyesi var. Blogumu Raspberry ‘e taşıyarak, aynı zamanda Pi’nin PHP performansını da değerlendirme şansım oldu. Sonuçlar, $35 ‘lık bir ARM bilgisayara göre, beklentimin üstünde, ancak mucizeler de yaratmıyor tabii.

Bunun için blogda ve sunucuda bir kaç altyapı değişikliği şart oldu. Sayfayı ilk açtığımda, anasayfa dışarıdan (Pingdom kullandım) 22,5 saniyede yükleniyordu. Hani bekletmesini geçtim, yahu buna tıklayan adamın siteyi bozuk/kapalı vs. sanması için fazlasıyla yeterli bir süre 20 saniye. Sonra farkettim ki siteyi taşırken Super Cache kapanmış. Bunu yeniden etkinleştirip, ayarları biraz arttırınca sonuç 16 saniyede sabitlendi. Bunun üzerine Memcached kurdum, ancak pek bir verim alamıyordum ki, detaylara bakmayı akıl ettim. Tahmin edersiniz ki, sadece anasayfadaki resimlerin yüklenmesi epeyce sürüyormuş. Kendi upload hızıma kalmasın işler diye, bunu da WordPress ‘in harika kişisel CDN’i (ve de, ücretsiz) Photon ‘a bağladım, şimdi resimleri oradan yüklüyor, süre ise 10 saniyeye düştü. Yetmez dedim, baktım ki bu alan adı için Gzip ‘i aktifleştirmemişim, ayrıca cache ‘nin çöp toplama değerini de yükseltince, ortaya önce 6 saniye, sonra da en sonunda 3,5 saniye çıktı. Başladığım noktayı düşününce, fena değil. Şuan cache edilmiş bir sayfayı yaklaşık 4 saniyede, edilmemiş bir sayfayı 10 saniyede yüklüyor. Çöp toplamayı epey ötelediğim için, performans gün geçtikçe düzelecek gibi. 

İşin gerçeği, blogu şuanki haliyle bırakmak istemiyorum. Raspberry Pi, PHP’yi idare edebileceğini gösteriyor, ancak, %95 ‘i statik olan blogumun; sadece yorumları, en alttaki etiket bulutu ve yan menüsü dinamik, ki bu saydığım son ikisi dinamik olmak zorunda da değiller. Bu durumda boş bir vaktimde, en iyisinin statik blog üreticilerine geçmek olduğuna karar verdim. Zaten gözüm epeydir onlarda, zira hem pratikler, hem de çok hoş/uğraşması keyifli görünüyorlar, yazıları Markdown ‘da yazmak da cabası. Aklımda Pelican var bu iş için, en eli yüzü düzgün Python çözümü o olacak gibi.

Özetle; Blogumu taşıdım. Yeni evi bir Raspberry Pi, ancak Pi üzerinde mükemmel bir WordPress yaratmak güç, hem zaten niye yaratasınız? Bu sebeple de statik bir blog çözümü en iyisi gibi. Bakalım ortaya neler çıkacak.

 

 

 

 

Indie Game: The Movie

indiegamethemovie_filmstill6_titlescreen_byindiegamethemovie

Indie Game: The Movie, Kickstarter’da topladığı $100,000 sayesinde hayata geçmiş bir belgesel, Indie oyunları, ve yapımcılarını 3 farklı oyun ve hikaye üzerinden anlatıyor. Super Meat BoyFEZ ve Braid üzerinden ilerliyor ve bağımsız oyunlara uzaksanız konsepti kavramanıza, dahası yapımcılığına ilginiz varsa da birkaç tüyoya sahip. Benim en çok sevindiğim kısmıysa beni FEZ ‘le tanıştırmış olması. Bağımsız oyunlar, sadece birkaç kişiden oluşan küçük ekipleriyle, tam bir türe, sınıfa sığdıramadığınız, ancak gerçekten etkileyici yapımlar, birçoğunun belli bir amacı bile yok, veya alıştığınız bir türe bile oturtamıyorsunuz, bu da onları, milyon dolar bütçeli diğerlerinden ayıran en önemli şeylerden biri. Ortada bir dağıtıcı, sabit bir kâr beklentisi olmayınca, ne yapılabileceğinin sınırları oldukça belirsizleşiyor.

Indie Game, belki oyun yapımcılığının teknikleri üzerine yeterli bir yapım olmayabilir; izleyiciye oyunun tasarımı, yapımı, pazarlanması adına bir hikaye anlatmıyor çünkü, bu açıdan beklentileriniz varsa -ki benim biraz da olsa vardı- bu açıdan yetersiz kalabilir. Diğer yandan, bağımsız oyunların genel hikayesini, bu insanların iç dünyasını, bildiğimiz ve sevdiğimiz (hatta daha iyisi, belki de bilmediğimiz!) oyunların yapımcılarını bizimle tanıştırmak açısından da harika bir şekilde görevini yerine getiriyor diyebilirim. Filmin asıl amacı da sanırım bu, bu ilginç yapımların yapımcılarıyla, bir saatlik yemeğe çıkmışsınız, onlar da size anlattıkça anlatıyormuş gibi. Keyifle izleyeceğinizi umuyorum.

Filmin Türkçe altyazısı yok. Ancak merak etmeyin, ben sizin için, (aslında kız arkadaşım için, eheh), Türkçe altyazısını da hazırladım. Altyazıda akşam izleyelim derken aceleyle ufak hatalar olabilir, ancak sizin -ve kız arkadaşlarınızın- işine yarayacağına eminim :)

Altyazıyı indirmek için: tıklayın. (Sağ tık + Farklı kaydet)

Aranel Surion’un Blogu v2.0.0

eskiblog

Blogun 2007’den beri yayınlanan önceki tasarımı

Ta daa! Uzun bir yaz arasından sonra, bloguma dönüş yaptım. Üstelik artık baştan aşağı yenilediğim bloguma. 2007 ‘de, ilk yayınladığımdan beri tasarımı ve altyapısı hiç değişmemişti, bu yüzden blogun bu tamamen sıfırdan haline Sürüm 2 (Kod Adı: Böcük) adını koydum.

Yeni blogu tasarlarken aklımda birkaç şey vardı: blogun yıllar yılı topladığı gereksiz ağırlıktan kurtulmak (40’dan fazla eklenti ve türlü çeşit hackle çalışıyordu), tasarımı modern, beyaz-arkaplanlı, göze her anlamda sade gelecek, gereksiz fonksiyonları bulunmayan bir hale getirmek ve blogu her anlamda modernize etmek. Bu sebeple blogda eklenen özellikten çok çıkarılan özellik var aslında. Yan ve Alt kısımlardaki pek çok kalabalık eden bileşen artık yok, geriye sadece en gerekli olabilecekleri bıraktım. Blogun her adımında, 404 sayfalarına -Setsuna ile yollarımızı ayırsak da- kadar her yeri yeniden elden geçirdim, ve sanırım, şimdiye kadarki en rafine ve kullanışlı haline getirdim.

Taşınma esnasında son birkaç günde gelen 3-4 yorumu maalesef kaybettim, yorumunuzu bulamazsanız sebebi muhtemelen bu. Daha geçişi bugün tamamladığıma göre, arada blogun krizlere girmesi, çatlayıp patlayan şeyler olması damümkün, bunları bana yazanlara ise çikolata var.